Eceline Susayan Bedevi

develerHem susuyordu, hem de susuyordu. Deve üstünde çöller aşmak böyle bir işti. Su yok, gevezelikle kaybedecek vakit de yok. Uzun bir seyahat onları bekliyordu. Oradan oraya göçmek Bedevilerin yaşam biçimiydi. Dışarıdan bakan birine çölleri aşacakmış gibi görünüyorlardı, ancak dışarıdan bakanlar yanılıyordu. Çölleri aşmıyor, çölleri yaşıyorlardı. Yani dertleri çölü geçmek değil, daha da çöle gitmekti. Çoğu insanın girmeye cesaret edemeyeceği çölleri hayat olarak seçmişlerdi.

Osmanlı sultanı falan yere yerleşin diye emir yollamış. İnsan hayatını bırakıp gider mi? Hayatı terk etmek o kadar kolay değil. Tabi şehirde kendisine yabancılaşanlar başkasının hükmünde kendini kaybedebilir. Burada öyle değil. Çölde kendiyle baş başa kalan Bedevi kendini seçmiştir. Hayat çölde devam etmektedir. Zaten İstanbul’dan Arap çöllerine gelene kadar Bedeviler çoktan gitmiş olur. Dolayısıyla deveye devam.

Bedevi sulak bir ovaya yerleşebilirdi. Şehir hayatında ekmek elden su gölden yaşayabilirdi. Susmak ve susamak zorunda kalmazdı. Ancak bunu istemedi. Çoğu kimseye deli işi gibi gelen bu karar dışarıdan bakanların anlamayacağı cinstendi. Başkasına göre yaşayanların asla kavrayamayacağı doğal bir tepkiydi. Bedevi dışarıya kulak asmadan kendi bildiğini eyledi. Şehir başkasınındı. Şehirde her şey başkasınındı. Şehirde insanlar bile bazı insanlara aitti. Bu hayatın gidişatına ters bir durumdu.

Bedevi bilerek ölümü seçti. Tabi bu dışarıdan görünendi. Bize ölüm gibi gelen çöl onun doğasıydı. Belki de kimsenin olmak istemedi. Kimsenin hükmünü kabullenemedi. Aynen bozkır göçebeleri gibi direndi. Yaşadığı sürece rahat aramadı. Özgür olmak onun için daha önemliydi. Hem kabilelerinde bir de şair vardı. Çöl gecelerinde ne de güzel söylüyordu. Belki renkli kumaşları ve altınları yoktu ama içleri rahattı. Hayatları bir başkasının iki dudağı arasında değildi.

Şair söylemeye devam ediyordu. İçindeki rahatlık, gökyüzündeki ihtişam ve Arapçanın çöle yakışan tınısı onun hayatını herhangi bir şehirliden daha mutlu kılıyordu. Her kabilede şair bulunmazdı. Bu büyük bir nimetti. Zaten kutsal kitabın mucizesi de güzel diliydi. Dil çok önemliydi. Şair ne de güzel söyledi: Herkes göçerdi hatırlamasa da, şehirliler kaldı yükler altında…

Osmanlı sultanı biraz özünü hatırlasa Bedevileri anlayacaktı. Bozkırdan gelen sultan göçerliğin ne kadar önemli olduğunu hatırlayamadı. Osmanlıların ataları göçer kalamadıkları için yerleşmişti. Şimdiki Araplar da şehirlere yerleşen Bedevilerdi. Herkesin aslı göçer olmalıydı. Zaten işin özü göçmekti. Bir yere hapsolmadığı sürece insan hep göçerdi. Hayvanlar da öyleydi. Hayat da öyle.

Laf lafı açarken yola revan olma zamanı gelmişti. Bedevi bilerek ölüme gitti. Ölüme gitti, ama bu onun hayatıydı. Eceline susuyordu. Çöl suyun ve sesin barınmasına imkan vermiyordu. Muhabbete mahal yoktu. Yakıcı güneş herhangi bir su kaybını pahalıya mal ediyordu. Güneş insanın içindeki nemi bile alırken koşulların acımasızlığını düşünmüyordu. Güneşten daha yakıcı ve yok edici olan şehir hayatındansa güneşte kavrulmayı yeğliyordu. Şehirde kukla olacağına burada kendini oynadı.

Ayrıca Bakınız

Yorum Yapın