Hayatı Ciddiye Almak

Hayatı Ciddiye Almak Nedir

hayatı ciddiye almakBugün küresel sorunlar olarak bilinen siyasi, toplumsal, ekonomik sorunların hepsi hayatı ciddiye almaktan kaynaklanıyor. Hayatı ciddiye almak, gereğinden fazla sorun yaratmaya, ya da olayları tek taraflı yorumlamaya yol açmaktadır. Ciddiye almak dediğimiz, gülmeden yaşamak veya düzenli bir hayat sürmek değildir. Olaylara panik ve stres içerisinde yaklaşmaktır. Stres vucudun olağanüstü duruma hazırlık halidir. Her şeyi ciddiye alan, her durumdan sıkılan insanların bedenlerini boş yere yormasına yol açar. Düşünün ki, bazı insanlar “terör” adı verilen bir kumpas kuruyor ve kendi toplumlarına saldırıyorlar. Saldırganlar başkasıymış gibi göstererek savaş nedeni(casus belli) elde ediyorlar. Hiçbir zararı olmayan fakir çiftçileri bombalayarak gelecekte “gelişme” ve kendini besleyebilme olanağını engellemeye çalışıyorlar. Bunlar hep fazla ciddiye almaktan ve hayatı yanlış yorumlamaktan kaynaklanıyor.

Hayatı Ciddiye Almak ve Devlet Kurmak

İlk devletlerin nasıl ortaya çıktığına dair çeşitli kuramlar var. Kalabalık insan topluluğunun organizasyonu, yetersiz kaynakların paylaşılamaması gibi dayanaklar mevcut. Binlerce yıl devlet gibi bir “kurumsal” güç olmadan yaşayan insanların neden devlete gerek duydukları merak konusudur. Benim katıldığım fikre göre, başkasının kaynaklarını ele geçiren gruplar, bunu devlet adını verdiğimiz kişiler üstü güce mal etmiştir. Yani ilk devletler, “öteki”nin elindekini alıp bunu genele ithaf eden insanlarca kurulmuştur.

Devlet kurulmadan önceki, Karl Marks’ın “ilkel komünizm” dediği, eşitlik ortamından sonra giderek artan bir eşitsizlik dönemine girilmiştir. Eşitsizliğin temel aracı “devlet” ve benzeri kurumsal iktidar türevleridir. Marks’ın “komünizm” ile sonuçlanacağına inandığı tarihe anarşistler başka bir safha ekler. Bu da devlet ya da komüne ihtiyaç duyulmayan “anarşi” ya da Türkçesiyle hükumetsiz yaşamdır. Anarşistlere göre bazı insanlar hayatla fazladan uğraşmış ve gereksiz kurumlar ortaya çıkarmıştır. İktidar kaynağı olan bu kurumlar insanları sömürmektedir. Devlet gibi, kökeni tanrı krallara ya da güçlü savaş lordlarına dayanan araçlar yalnızca sömürü için kullanılmaktadır. İnsanlar devlet zorlaması olmadan da yaşayabilir, ki tarih boyunca yaşamıştır da.

İlk devletlere kadar insanlar imece hayatlar sürüyordu. Herkesin her işte payı vardı. Devletin kurulması ile yönetici kesim ortaya çıktı. Bu da soylu, ruhban, askeri sınıfları beraberinde getirdi. Yine de sanayi emperyalizmine kadar insanlığın çoğunlukla devletle işi olmuyordu. 18. yüzyıldan sonra devlet merkezden çıkıp taşraya, farklı toplumlara ve insanlığın günlük hayatına müdahale etmeye başladı. Bu dönemde hayatın daha da ciddiye alındığını görüyoruz.

Hayatın Ciddi Tarafı

Sadece gelip geçtiğimiz, ölümün yaşamdan daha olası olduğu bu dünyada “devlet” veya “sanayi” gibi iddialı işlere imza atmış bulunuyoruz. Doğada bulunmayan, insana kısmet olduğu düşünülen her şeyin hayatı ciddiye almaktan kaynaklandığını söylemek mümkün müdür? O kadar canlı arasında insan neden özel bir konumdadır? Belki özel değildir, günlük yaşamlarımıza kadar sirayet eden iktidarın bir yan etkisidir. Animist, şamanist ya da daha önceki tüm inançlarda ve semavi dinlerde dahi insanlar ve canlılar arası adaletin vurgulanmasını görüyoruz. Buna rağmen, hayatı aşırı ciddiye alarak her şeyden soyutlanmış bir insanlık düşünüyoruz.

hayatı ciddiye almakBugün İsrail adını verdiğimiz bir devlet yakın doğuda yakıp yıkmakta. Sınırları küçük ancak bilim ve kültürde azami ölçülere ulaşmış, hatta devlet olarak en ileride olduğu söylenegelmiştir. Gelişmişlik dediğimiz şeyin bu devlete kısmet olması ilginçtir.  Tarih boyunca Dünya’nın dört bir yanına dağılmış ve muhafazakar yapısı ile kültürünü daima saklamış bir topluluğun temsilcisidir. Museviler hayatı o kadar ciddiye almıştır ki: başkalarını dinlerine kabul etmez, kendi üyelerini herkesin üzerinde görürler. Bu çok ciddi bir iştir. Dinlerine taraftar aramamakta ve niteliğine bakmaksızın kendi üyelerini üstün görmektedirler. Hayat felsefeleri ise “Dünya’yı tamir etmek”tir. İnsanlar Tanrı tarafından seçilmiştir ve Dünya’yı onarmak için görevlendirilmiştir. “Tikkun olam” dedikleri bu anlayış sayesinde kendilerini doğruluk getiren, düzelten bireyler olarak görürler.

Kısaca devletin sömürü kökenini, anarşist temelimizi ve hayatı ciddiye alan en gelişmiş devlet, dünyayı kurtaran adamların ülkesi İsrail’i anımsadık. Şimdi birkaç soru ile hayatı neden ciddiye aldığımızı sorgulayalım. Mesela yeterli kaynaklara sahip birinin, daha fazlasını neden isteyeceğini soralım. Kendine yetecek kadar ürünü bulunan birisi, bunu neden artırmak ister? Aslında herkes istemez. İnsanlığın büyük çoğunluğu kıt kanaat geçiniyor. Yeterli olanla yaşıyor. Çok ufak bir kısmı, çevresindekileri de sürükleyerek hiç yetinmemecesine daha fazlasını arzuluyor. Bunlar yolu bildiklerini iddia ederek toplumları da yanlış yerlere sürüklüyorlar. Hayatı fazla ciddiye alarak, sanki fazladan zengin olmanın yarar getireceğini sanıyorlar. Ancak ciddiye alınan bu yoldaki fazla yükler hepimizi yavaşlatmaktadır. Bak. dmy.info/insanligin-sorunlari

Kendini ve canlı hayatını mahveden insanlık, nasıl olur da Dünya’yı tamir edeceğine inanabilir? İşte bunlar hep hayatı ciddiye almaktan. İnsanlığı kurtardık da, Dünya’yı kurtarmak kaldı. Kendine yetenden fazlasını yüklenmek de neydi? Gerekenden fazla ciddiliğe kalkışmak, fazladan uğraşmak bize ne getirebilir? Gözlerimizin çoğu zaman doğru göremediği, düşüncelerin anımsayamadığı hayatta; duyuların yanıltıcı dünyasında nasıl ciddi işlere kalkışabiliriz? Daha rüya ile gerçeği ayırt edemiyorken, doğru olduğumuzu nasıl iddia ederiz? Biraz sonra başımıza gelecekleri bilmiyorken, insanlığa ve evrene dair kesinlikler aramak ne demektir? Her şeyi bilmek, ve buna dayanarak dünya düzenini kurmak nasıl ciddi bir iştir? Hayat bu kadar ciddi bir şey midir?

İleri Okuma

2 Yorum

  1. gamze 20 Ocak 2015
  2. ÖmerTOSUN 11 Mayıs 2017

Yorum Yapın