Modern Site Yaşantısı

site yaşantısıVaroşların ortasına kondurulan sitelerde ülkenin garip bir tezatı yaşanıyor. İnsan insana yukarıdan bakıyor. Sadece yukarıdan olsa neyse, bir de sınır çizip ardından nanik yapıyor. İnsanın bir kısmı diğerlerini duvarın dışında bırakıyor. Yukarıya çıktıkları yetmiyor, bir de engel örüyorlar. Duvar dahi kafi gelmiyor. Dillerini değiştiriyorlar. Oturdukları yer oradan değilmiş gibi hissettirecek bir isim buluyorlar. Varoş savar bir isim, “Country XX Special 1500” falan koyuyorlar. Yani “biz ayrıyız.” Peki bu ayrılık anlama geliyor? Çevremizden soyutlanmak neden ve nasıl oluyor?

Modern konutların bir sitede olması, yani münhasır duvarlar içerisinde kendi donatıları olan bir toplu yapı içinde yer alması evladır. Bu siteler temelde diğer konutlardan ayrı olmakla övünür ve mümkün olduğu kadar da dışa kapalılık yatkınlığı vardır. En basit sitenin bile dış dış dünyayı engelleyen bir duvarı mevcuttur. Siteler arasında asgari bir müşterek olan “duvar” dışarıdan gelen tehdidi engellemeye yöneliktir.

Çağlar boyunca çadırını sırtında taşıyan, kapı kullanmaya başladıktan sonra kilit vurmayan bu toplum duvarların arkasına sığınacak hale gelmiştir. Aslında geç başlayıp çabuk sonuçlanan bir işin, medeniyetin ilginç bir tezahürünü teşkil etmektedir. Medeniyet, medine(şehir) ile ayan olmuş, şehir ve devlet de sınır ve çit ile başlamıştır. Yani kurumsal yapılar, özellikle ilk devletler böyle sınırlar ile meydana gelmiştir. Bununla birlikte bir sınır varsa düşman da var demektir. Devletin tarihi sınırların ve dolayısıyla düşmanlığın tarihidir. Sınır çizen site insanı da bir düşmanlık içerisindedir.

Duvar güvensizliği işaret eder. Duvar ören bir toplum korku ve düşmanlık besler. Hele ki bu duvarlar durduk yere şehrin ortasında dikilmişse bir terslik vardır. Site insanı kendini kimden korumaktadır? Duvarlar neden gittikçe artmaktadır? Toplum olarak bir sorunumuz olduğu ve bunun da büyüdüğü bellidir. Bu tip duvarlar Güney Afrika’da apartheid rejimini anımsatmaktadır. Bizde siyah ve beyaz gibi ayrımlar olmamasına rağmen Güney Afrika gibi duvarların ardında yaşamaya başladık. Toplumumuzu siyah ve beyaz gibi zıt kutuplara ayrıştıran siyasi ortam bunun en büyük müsebbibidir.

Duvarın ardındaki yükseklik arzusu ise küresel bir hal almıştır. Kapitalist sistemlerde binalar yükselme eğilimindedir. Büyük olanı destekleyen, ezenleri yücelten bir anlayış yüksek binaları da teşvik etmiştir. Diğerlerinden üstün olma isteği üst katlarda oturmak, yüksek binaların bir parçası olmak şeklinde kendini belli etmektedir. Bu yükseklik havalı görünse de aslında örülen duvarlar bizi tehdit etmektedir. Site insanı bir an için güvende hissetse de aslında insanlığımız yok olmaktadır. Neyse ki insanlık sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yok oluyor. O yüzden sorun yok.

Biraz küresel, biraz da yerel bir durum olarak dil konusuna da değinmeliyiz. Ayrışmanın belirtisi olarak yabancı dil kullanımı söz konusu. Bu özenti yozlaşmış kültürlerin temel bir dürtüsüdür. Ne var ki milliyetçi takılan insanlar bile dile dikkat etmiyor, hatta isimlendirmede Türkçeden kaçınıyorsa bu toplumda düzelmesi gereken bir şey var demektir. Hele ki devlet kendi projelerinde, isimlendirmesinde ve yazışmasında dilini yabancılaştırıyorsa “havalı” olmuyor. Kültürün temel unsuru olan dilin yozlaşması saldırı altındaki coğrafyamızda en basit yetkinlikten bile yoksun olduğumuz anlamına geliyor. Yaşadığımız yerden, konuştuğumuz dilden kendimize yönelik bir tehdit oluşturduğumuz anlaşılıyor.

“Asl’ul umran hu’el bina.”

(Medeniyetin aslı binadır) İbni Haldun– İhsan Fazlıoğlu’na göre “binaya bak medeniyeti anla” anlamındadır.

Ayrıca Bakınız

Yorum Yapın