Öğrenme Kuramları

Öğrenme Kuramları Öğretme KHayatta birçok şeyi öğreniyor, öğrenmiyor, öğrenemiyoruz. Öğrenmenin ne olduğunu daha önce tartışmıştık. dmy.info/ogrenme-nedir/ Öğrenme kısaca: yaşantı ürünü değişmedir. Bu tanım az çok ortak bir paydada yer alır. Ancak yaşantının ve değişenin ne olduğu kuramlara göre farklılaşır. Kuramlar öğrenmenin nasıl olması gerektiğini ve imkanını da sorgular. Öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, nasıl daha etkin olabileceğini düşünen insanlarca oluşturulan kuramlardan belli başlı olanlarını inceleyeceğiz.

Öğrenme Kuramı : Bir çok kapsamlı araştırma sonucuna dayalı olarak insanların nasıl öğrendiğini açıklamak üzere oluşturulmuş çeşitli genellemeleri ve ilkeleri içeren bir model ya da sistemdir. Öğrenme kuramları kavramsal çerçevelerdir. Öğrenme sırasında bilginin edinilmesi, işlenmesi ve  muhafaza edilmesini konu alır. Bilişsel, duygusal ve çevresel etkileri yanı sıra, önceki deneyimler: bir anlayışın veya dünya görüşünün nasıl edinildiğini, değiştiğini ve bilgi yeteneklerinin nasıl korunduğunu etkiler. Yazı tamamen çeviri ve alıntılardan oluşmaktadır. Bak. Kaynakça.

1. Davranışçı Öğrenme Kuramları

Öğrenme kuramlarından davranışçı kuramlar, öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında bir bağ kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin gerçekleştiğini kabul eder. Davranışçılar, insanların karşılaştıkları problemin çözümünde; genellikle geçmişte yaşadıkları benzer durumları göz önüne aldıklarını ileri sürerler. Yen bir problemle karşılaşıldığında ise, bireyin deneme- yanılma yoluyla yeni çözümler üreteceği kabul edilir. Davranışçı yaklaşımlarda önemli olan; gözlenebilen, başlangıcı ve sonu olan, dolayısıyla ölçülebilen davranışlardır.

  • Öğrenmeyi, Pavlov gibi “koşulanmış tepki” olarak açıklayan Guthrie, öğrenmedeki tüm zihinsel öğrenmeleri reddetmektedir. Ona göre öğrenme, uyaran ve tepki arasındaki ilişkiden ibarettir. Belli bir durumda bir davranışta bulunan birey, benzer durumla karşılaştığında hep aynı davranışı gösterir. Guthrie’ye göre öğrenme: tepkinin uyarana karşı ilk gösterilişinde gerçekleşir.
  • Davranışçı akımın diğer ünlü çalışması Thorndike tarafından yapılmıştır. Thorndike, öğrenmeyi bir problem çözme olarak görmüş ve problemle karşılaşıldığında yapılan deneme- yanılma davranışlarıyla çözüm üretildiğini savunmuştur.
  • Thorndike’nin çalışmalarından hareket eden Skinner, organizmanın davranışlarını uyarıcılara karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok, kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak tanımlamaktadır. İnsanların karmaşık uyarıcılara karşı gösterdiği davranışa (operant) edim adı veren Skinner’in çalışması Operant Koşullanma olarak bilinmektedir.
  • Skinner’e göre iki türlü davranış vardır. Bunlar tepkisel ve operant. Tepkisel davranışlar organizmanın dış uyarıcılara karşı verdiği verdiği davranışlardır. (terleme, titreme, göz bebeğinin küçülmesi/büyümesi) gibi

Operant davranışlar, organizmanın hiçbir dış uyarana bağlı olmadan ortaya koyduğu davranışlardır. (Konuşma, yürüme, yemek, yeme vb.). Skinner, davranışların, eylemlerden önceki olaylardan çok, eylemlerin sonuçları tarafından kontrol edildiğini öne sürmektedir. Operant Şartlanma: Ödüle götüren veya ezadan kurtaran bir tepkinin öğrenilmesine, ya da bir davranışın pekiçtireçler ile kuvvetlendirilmesine denir.

Davranışçılıkta:

  • Yaparak öğrenme esastır.
  • Öğrenmede pekiştirme önemli bir yer tutar.
  • Becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin kalıcılığının sağlanmasında tekrar önemlidir.
  • Öğrenmede güdülenmenin çok önemli bir yeri vardır.

A. Klasik Koşullanma

Ivan Pavlov, köpeklere et verildiği zaman, ürettikleri salya miktarını ölçmek istedi. Bunu yapmak için bir ameliyat tekniği ve bir aygıt geliştirdi. Ameliyat salyanın ağızdan dışarıya akmasını engelliyordu. Bu işlemden sonra ağızdan gelen salya damlaları önce bir kapta toplanıyor, sonra da bir tüpten aşağı akmaya başlıyordu. Böylelikle salya tüpteki havayı itiyor, hava da termometreye benzeyen bir aracın içindeki renkli sıvıyı itiyordu. Pavlov, klasik koşullanma yoluyla öğrenmenin nasıl olduğunu bir köpeğin salya salgılamasını zil sesine koşullayarak kanıtlamıştır. Pavlov, bir köpeğin ağzına yiyecek koymadan önce zil çalmış ve hemen ardından köpeğin ağzına yiyecek koymuştur. Önceleri köpek zil sesini duyun- ca salya salgılamamıştır. Köpeğe zil sesinden sonra yemek verilme işlemi tekrarlanınca köpek geçirdiği bir yaşantı sonucu zil sesi ile yiyecek arasında bir bağlantı kurmuştur. Zil sesi bir bakıma yiyeceğin yerine geçmiş ve yiyeceğin uyandırdığı tepkiyi uyandırmıştır.

  • Koşulsuz uyarıcı: Koşulsuz tepkiye yol açan uyarıcıdır. (Et)
  • Koşulsuz tepki:Uyarıcıya verilen koşulsuz tepki(Salya akıtma)
  • Koşullu uyarıcı: Öğrenilmiş uyarıcıdır. Et ile birlikte çalınan zil koşullu uyarıcıdır. Normalde uyarmazken, öğrenilince uyarıcı olmuştur.(Zil)
  • Koşullu tepki: Öğrenilmiş tepkidir. Koşullu uyarıcıya verilir.(Zil çalınca salya akıtma)

Genelleme: Koşullanmanın gerçekleşmesinin ardından koşullu uyarıcıya gösterilen tepkinin tüm benzer uyarıcılara gösterilmesine genelleme denilmektedir. Pavlov deneyinde zil sesine salya tepkisi alındıktan sonra sesin düzeyini değiştirmiş ve sürekli olarak etten önce verdiği zil sesini değiştirmiş farklı zil seslerinde de köpeğin salya salgıladığını gözlemiştir. Sürekli olarak 75 desibel düzeyinde zil sesinde et verildiğinde köpeğin 50 ve 100 desibellik zil sesine de salya salgılaması genellemedir.

Ayırt Etme: Organizmanın koşullanma sürecinde kullanılan koşullu uyarıcıyı diğerlerinden ayırt ederek tepkide bulunma eğilimidir. Organizma koşullu uyarıcıya benzeyen uyarıcılar içerisinde koşullu uyarıcıyı seçerek buna tepkide bulunması ve diğerlerini ayırması durumudur.

Sönme: Koşullu uyarıcı koşulsuz uyarıcının uzun bir süre birlikte verilmesinin ardından, koşullu uyarıcının uzun bir süre boyunca koşulsuz uyarıcı olmadan tek başına verilmesi sonucunda koşullu tepkinin ortadan kalkmasına sönme denilmektedir. Sönmenin gerçekleşmesi durumunda koşullu uyarıcıya koşullu tepki artık gösterilmez. Köpeğin zil sesine salya salgılamaktan vazgeçmesi sönmedir.

Kendiliğinden Geri Gelme: Sönmenin gerçekleşmesinden sonra koşullu uyarıcı ve koşulsuz uyarıcının birkaç kez birlikte verilmesi durumunda koşullu tepkinin tekrar ortaya çıkmasına kendiliğinden geri gelme denir.

Yakınlık (Bitişiklik):Kazanma (öğrenme) için koşullu uyarıcı ile koşulsuz uyarıcının birlikte verilmesi gerekir. (Önce koşullu uyarıcı ve hemen ardından koşulsuz uyarıcı verildiğinde en etkili öğrenme gerçekleşmektedir.) Bak: dmy.info/ogrenme-nedir/

Üst Düzey Koşullanma:Kendisini ısıran bir köpekle her karşılaştığında korku tepkisi veren bir çocuk, birkaç kez bu köpeği sahibiyle birlikte gördükten sonra köpek yanında olmasa bile sahibini görünce korku tepkisi vermeye başlar.

Karşıt Koşullanma:Organizmanın koşullu uyarana önceden verdiği tepkinin tam tersini vermesi sağlandığında karşıt koşullanma gerçekleşmiş sayılır. Köpekten korkan çocuğa köpeği sevdirmek, köpeği seven bir çocuğu köpekten korkutmak gibi birbirine zıt tepkilerin koşullanma ile ortaya çıkması karşıt koşullanma örnekleridir.

Öğrenilmiş Çaresizlik: Organizmanın ne yaparsa yapsın durumu değiştiremeyeceğini öğrenerek pasif olması ve bu pasifliği de tüm istenmeyen durumlara genellemesidir. Örneğin, alttan aldığı dersten bir türlü geçemeyen bir üniversite öğrencisinin, sınavlara çalışmadan girmesi. Öğrenci ne yaparsa yapsın durumu değiştiremeyeceğine inanmaktadır.

Garcia İlkesi: Organizmanın bir olayla ilgili yaşanan olumlu ya da olumsuz durumun, aradan bitişiklikle açıklanamayacak bir süre geçtikten sonra baş bir durumla zihinsel olarak ilişki kurmasıdır. Örneğin: Akşam midesi bulanan Ahmet, bunun nedenini öğlen yediği pideye bağlar. Bundan sonra pide yemez.

Gölgeleme: Gölgeleme, iki nötr uyaranın bir arada verilmesi durumunda, koşullanmanın (tepkinin) daha çok dikkati çeken uyarana verilmesidir. Örneğin: Sevmediği komşusunun önünden geçmek istemeyen biri sürekli arka yolu kullanmaktadır. Ancak arka tarafta bulunan bir köpekten çok korkmuş ve ön tarafı kullanmayı tercih etmiştir. Köpek korkusu komşu nefretini gölgelemiştir.

B. Edimsel Koşullanma

Psikolog B.F.Skinner edimsel koşullanma kuramını ortaya koymuştur. Edimsel koşullanma durumunda- ki bir organizma bir takım davranışlar ortaya koyar: Dolaşır, koklar, nesnelere bakar, onları iter; fakat klasik koşullanmada olduğu gibi belirli bir uyandırıl- mış davranış göstermez. Sonunda yaptığı davranış- lardan biri ödüle götürür ya da cezadan kaçınmasını sağlar. Edimsel koşullanma ödüle götüren ya da cezadan kurtaran bir davranışın yapılmasını öğretmektir. Bu konuda şöyle bir deney yapılmıştır. Aç bir fare, bir deney kafesi içine bırakılır. Bu sırada rastlantı sonucu kafesin içindeki mandala dokunur ve kafesin altındaki kaba yiyecek düşer. Fare yiyeceği yer ve böylece ödüllenmiş olur. Bundan sonra tekrar tekrar aynı yere bırakılan fare, daha kısa zamanda mandala dokunur. Başlangıçta gelişigüzel davranış gösteren fare bir sonraki deneyde mandala daha çabuk yaklaşmaya başlar ve en sonunda da doğrudan doğruya mandala basıp yiyeceği elde eder. Böylece öğrenilmiş bir “edim”, yani davranış oluşur. Klasik koşullanma deneylerinde, koşullu ve koşulsuz uyarıcıların (örneğin, zil sesi, et) beraber verilmesi söz konusu idi. Edimsel koşullanmada, istenen davranışın ortaya çıkma sayısını arttıran her uyarıcıya pekiştirme adı verilir. Pekiştiricileri olumlu ve olumsuz pekiştiriciler olarak ikiye ayırabiliriz. Klasik koşullanmada uyarıcı davranıştan önce gelir. Edimsel koşullanmada davranış uyarıcıdan önce gelir.

İlkeler

  • Etkin Katılım: Her bilgi ünitesi bir ilerleme aşaması oluşturmaktadır. Her aşamada bir alıştırma veya bir soru bulunmaktadır. Soru, verilen bilginin kazanılıp, kazanılmadığını yoklamadan başka bilgiyi edinmede de bir araç olmaktadır. Böylece soru bir işlemi, bir eylemi başlatmakta yani öğrenme olayını sağlamaktadır. Öğrenme işi öğrencinin kendisi tarafından yapılmaktadır. Böylece öğrencinin etkin katılımı sağlanmaktadır.
  •  Başarı: Öğrenciler hep başarmak zorundadır. Sorular da öğrencilerin başarabileceği güçlük düzeyinde olmalıdır. Güçlüğü aşmak bir sonraki öğrenmeler için gerekli olan güdüyü oluşturmaktır.
  • Anında düzeltme: Öğrenci soruyu cevapladıktan sonra doğru cevapla karşılaştırmakta böylece kendi kendini kontrol etmekte ve düzeltme de hemen yapılmış olmaktadır. Anında kontrol pekiştirmenin temel öğesidir.
  •  Dereceli ilerleme: İlerleme, aşamalı ve mantıklı olmalıdır. Yapılacak işlemlerin düzeyi basitten karmaşığa, bilinenden bilinmeyene, kolaydan zora doğru olmalıdır.
  •  Bireysel hız: Öğrenci, zamanı kendine uygun olarak ayarlamaktadır. Böylece sınıf ortamında öğrenciler arasında düzey farklılığının yarattığı olumsuzluklar da ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Pekiştireç:

Olumlu pekiştireç, verildiği zaman davranışın ortaya çıkma olasılığı fazladır. Su, yiyecek, övgü gibi.

Olumsuz pekiştireç, ortadan kaldırıldığı, ya da verilmediği zaman davranışın ortaya çıkma olasılığı fazladır. Elektrik şoku, aşırı gürültü gibi.

Birincil pekiştireç, Biyolojik gereksinmeleri karşılamaya yönelik yiyecek ,içecek gibi pekiştireçler olup,öğrenme olmadan edinilirler.Daha çok okul öncesi dönemde kullanılırlar.Eğitim düzeyi arttıkça kullanılabilirlikleri azalmaktadır.

İkincil pekiştireç, Öğrenme sonucunda pekiştirici özellik kazanmış pekiştireçlerdir. Bir süre etkili bir pekiştireçle birlikte verilen etkisiz bir uyaran zamanla pekiştireç özelliği kazanmaktadır.Eşya, tv izleyebilme, gülümseme, onaylama

Sabit Oranlı pekiştireç, Öğrencinin her üç problem çözdüğünde pekiştirilmesidir. Beden eğitimi dersinde gösterilen hareketi her beş defa yaptığında öğrencinin pekiştirilmesi.

Değişken Oranlı pekiştireç,Test sorularında verilen cevaplardan önce 2., sonra 5., daha sonra 9. cevabın pekiştirilmesi. Yayılımı bir ile yirmi arasıdır, ortalaması ise ondur.Öğrenilen 20 fiş cümlesinin okunması sırasında 3. fişin, 7. fişin daha sonra 15. fişin okunmasının pekiştirilmesi.

Sabit Aralıklı pekiştireç,İlk tepkinin oluşmasından, önceden belirlenen sürenin geçmesinden sonra pekiştirmedir.Günlük veya haftalık verilen testlerin etkililikleri.Öğrenci çalışmalarının her 10 dk. bir kontrol edilmesi.

Değişken Aralıklı pekiştireç, Öğretmenin sınıfı ilk beş dakikada gezerek kontrol ettikten sonra geçen 15. dakikada, 23. dakikada gezerek kontrol etmesi.Oluşum süresinin yayılımı bir ile onbir, ortalaması ise 7 dakikadır.

Sistematik duyarsızlaştırma: Wolpe tarafından geliştirilen bu tekniğin amacı, herhangi bir uyarıcı ile korku veya kaygı tepkisi arasındaki çağrışım bağını çözerek korku tepkisini söndürmektir. Bunu için danışan güven verici, rahat bir ortama yerleştirilir. Kendini huzurlu ve gevşemiş olarak hissettiği sırada, korku yaratan uyarıcı en az korku uyandıran dozda verilir. Korku tepkisinin görülmemesi halinde uyarıcının dozu yavaş yavaş artırılır. Bir basamakta korku tepkisi görülürse bir önceki basamağa dönülür ve bu işleme uyarıcının korku tepkisi uyandırmadığı duruma gelinceye kadar devam edilir.Topluluk önünde konuşma yapmaktan korkan bir öğrenciye önce 2-3 kişi önünde konuşma yaptırılır, daha sonra 5-6 kişi, daha sonra 10 ve en son 20 kişi önünde konuşma yaptırılarak bu korkusu ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Kendini Gerçekleştiren Kehanet: Doğru ya da yanlış herhangi bir inanç veya beklenti, bu tanımlamayı doğrulayacak yeni bir davranış ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, ergenlik dönemindeki bir genç, karşı cins tarafından beğenilmediğini, bu nedenle flörtü olamayacağını düşünmektedir. Bu inancı nedeniyle bir çabası olmadığından, sonunda düşüncesinin gerçek olduğuna inanmaktadır. Öğrenilmiş çaresizlikten ayıran en önemli nokta, bireyin hiç çaba sarf etmemesidir. Oysa öğrenilmiş çaresizlikte, ön denemeler ve başarısızlıklar söz konusudur.

C. Sosyal Öğrenme

Sosyal öğrenme, başkalarını gözlemleyerek çevreden öğrenme olarak tanımlanabilir. İnsanlar sadece kendi deneyimlerinden öğrenmezler, başkalarının yaptıklarını gözlemleyerek de öğrenirler. Bu şekilde öğrenmeye ‘model alma’ ya da ‘gözlem yoluyla’ öğrenme denilmektedir. Sosyal Öğrenme Kuramı Sosyal öğrenme kuramı öğrenmeyi, uyarıcı olaylar ve insanların bu olaylara verdiği tepkiler ya da bu tepkilerin gözlenmesi sonucunda oluşan düşünce ve zihinsel süreçlerle açıklamaktadır. Sosyal öğrenme kuramı, davranışçı yaklaşıma üç temel eleştiri geliştirmiştir. Bunlar;Davranışçı yaklaşımın doğal ortamda olanları temsil edemez. Davranışçı yaklaşım yeni tepkileri dikkate almaz. Davranışçı yaklaşım sadece uyarıcıya verilen tepkiyi dikkate alırken gelecek tepkileri dikkate almaz.

Dolaylı Pekiştirme: Model yapmış olduğu davranışlar sonucunda ödüllendirilmiş ise, gözlemcinin (öğrenen) o davranışı tekrar etme olasılığı artacaktır. Dolaylı pekiştirmede pekiştireç öğrenene değil davranışı yapana yani modele verilmektedir.

Dolaylı Pekiştirme: Modelin yapmış olduğu davranış sonunda bir ceza ile karşı karşıya kalır ise, davranışı gözleyenin o davranışı yapma eğilimini azaltır ya da ortadan kalkar. Dolaylı pekiştireçte olduğu gibi ceza öğrenene değil davranışı yapana yani modele verilmektedir.

Dolaylı Güdülenme: Gözlenen davranış sonucunda model hoşa giden bir sonuçla karşılaşır ise, gözleyen kişi bu davranışı yapmaya istek duyar. Modelin başarısı gözlemcinin o davranışı yapmasına yönelik tetikler ve harekete geçirir.

Dolaylı Duygusallık: Gözleyen davranışı yapıp herhangi bir zarar görmese de modelin davranışları nedeniyle korku ve kaygı hissedebiliriz. Model alınan kişi bizim sevdiğimiz ve bize yakın bir insansa onun korktuklarından korkma, onun sevdiklerini sevme eğiliminde oluruz.

Model öğrenme; Sosyal Sosyal ö öğ ğrenme renme kuram kuramı ın nı ın en n en ö önemli nemli ö öğ ğesi modeldir. esi modeldir. İ İnsanlar nsanları ın bir davran n bir davranışı ışı ö öğ ğrene bilmesi i rene bilmesi iç çin, o in, o davran davranışı ışın ba n baş şkalar kaları ı taraf tarafı ından nas ndan nası ıl l yap yapı ıld ldığı ığın nı ıg gö örmeleri rmeleri gerekmektedir.

D. Bitişiklik Kuramı

J. Watson kuramın kurucusudur. Watson’a göre öğrenme bitişiklik ile oluşur. Yani koşullu ve koşulsuz uyarıcının birbirine yakın zamanda verilmesiyle oluşur. Öğrenmede bilişsel süreçlere karşı çıkmıştır. Kalıtım ve içgüdüyü kabul etmemiştir. Öğrenmeyi U – T bitişikliği olarak açıklamıştır. Öğrenmede çevrenin etkili olduğunu savunmuştur. Bütün davranışlar koşullanma yoluyla öğrenilebilir. Watson ödül – ceza gibi kavramlara kuramında yer vermemiştir. Çünkü pekiştirme ve ödüllendirmenin öğrenme üzerinde bir etkisi yoktur.John Watson, eğer köpek koşullanabiliyorsa insan da koşullanabilir düşüncesiyle yola çıkmış ve arkadaşı Rayner ile 10 aylık Albert isimli bir bebek üzerinde çalışmışlardır. Çocuğa beyaz bir fare göstermişler ve o anda yüksek gürültü çıkarmışlar. Bir süre sonra çocuk fareyi görür görmez ağlamaya başlamıştır. Bu şekilde bebeğe koşullanma yoluyla korku tepkisi kazandırılmıştır.Guthrie’nin bitişiklik kuramında koşullanmanın kaynağı uyarcı ve tepkinin bitişik/yakın biçimde bulunmasıdır. Bu kurama göre öğrenme uygun uyaran ile uygun tepki çağrışım yaptığı zaman oluşur.Kuram öğrenmede pekiştireç gerekliliğini reddetmekte pekiştirecin öğrenmeyi özlemede bir araç olarak değerlendirilebileceğini savunur.Kurama göre öğrenmede iki ilke vardır.1. Bitişiklik İlkesi (eğer bir tepki bir uyarıcıya bir kere eşlik ederse, büyük olasılıkla bu tepki belirtilen uyarıcıyı yine takip edecektir. Uyarıcı ile tepki beraberce oluşmuşsa öğrenme meydana gelmiştir) 2. Öğrenme ilk deneme (tek tekrar)

 2.  Bilişsel Öğrenme Kuramları

Öğrenme kuramlarından davranışçı kuramlar bireysel farklılıkları açıklamakta yetersiz kalmaktaydı. 20. Yüz yılın başlarında Almanya’da bir grup bilim adamı öğrenmede rol oynayan doğrudan gözlenemeyen bilişsel süreçlerle ilgilenmeye başladılar. Bu çalışmalar daha sonra Piaget, Bruner, Ausubel gibi psikologlar ve eğitimciler tarafından geliştirilmiş ve bilişsel kuramlar olarak anılmıştır. Piaget ve Bruner’e göre öğrenme; kişinin davranımda bulunma kapasitesinin gelişmesidir.Bilişsel kuramlara göre davranışçıların, davranışta değişme olarak tanımladıkları olay, gerçekte kişinin zihninde meydana gelen öğrenmenin dışa yansımasıdır.Bilişsel kuramcılar, daha çok anlama, algılama, düşünme, duyuş ve yaratma gibi kavramlar üzerinde dururlar.

Davranışçı akım eğitimin amaçlarını davranış yönünden tanımlar ve bu davranışları oluşturacak deneyimlerin neler olması gerektiğini belirler. Onlara göre okuldaki eğitimin dış dünyaya transfer edilebilmesi için her ikisi arasındaki benzerliklerin artırılması gerekir. Bilişsel akımın öncüleri ise öğrencilerin zihinlerinde durumlara ilişkin ilkeler kazandırmayı tercih ederler. Bilişsel öğrenme kuramcıları öğrenmeyi dünyayı anlama ve algılama girişimi olarak algılamaktadırlar.Bilişsel Kuramlara göre öğrenme; bireyin çevresinde olup bitenlere bir anlam yüklemesidir.Öğrenme noktasında bugün ulaşılan nokta, öğrencilerin kendisine aktarılan bilgileri aynen almadığı, aksine kendine ulaşan her bilgiyi süzgeçten geçirip yorumlayarak kendi dünyasında bir anlam yüklemeye çalıştığıdır.Brooks ve Brooks (1993) öğrenmeyi daha çok şey keşfetmek değil, tasavvur ve olgular yoluyla daha çok şey yorumlamak olarak tanımlamıştır. Bilişsel yaklaşıma göre:

  • Yeni öğrenmeler öncekileri üzerine bina edilir.
  • Öğrenme bir anlam yükleme çabasıdır.
  • Öğretmen bir otorite figürü olmamalıdır.
  • Öğrenme, öğretmen ve öğrencinin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşir.
  • Öğrenmede, öğrenilenlere uygulama fırsatı tanınmalıdır.
  • Bilişsel alanla ilgili çalışmalarda öğrenme: (gizli öğrenme, ani kavrayış yoluyla öğrenme ve Bilgi -işlem yaklaşımına göre öğrenme şeklinde oluşur.)
  • Bu anlayışta eğtimin asıl amacı: öğrencilerin daha yeterli, daha kapsamlı, daha güçlü ve daha doğru “anlamlar” üretebilmesidir.

3. Duyuşsal Öğrenme Kuramları

Öğrenme kuramlarından duyuşsal kuramlar, öğrenmenin doğasından çok sonuçlarıyla ilgilenir. Bu kuramlar, sağlıklı benlik ve ahlak gelişimini vurgular. Davranışçı kuramlar, öğrenmenin edimsel, bilişsel kuramlar da zihinsel sonuçlarıyla ilgilenirken; duyuşsal kuramlar, öğrenmenin benlik ve ahlak gelişimi gibi duyuşsal sonuçlarıyla ilgilenir.

Kişinin kendisini yeniden yaratması olarak nitelendirilebilecek öğrenme için davranış, duyuş ve zihnin değişmesi gerekir. Zihinsel yapı değişmediği sürece davranışı değiştirmenin fazlaca bir anlamı yoktur. Davranış değişmediği müddetçe de zihnin değişmesi sadece entelektüel duyguları tatmine yarayacaktır. Duyuşsal değişme gerçekleşmediği müddetçe ise kişiliğin değişmesi mümkün değildir.Öğrenmenin sonul hedefi kişiliği değiştirmek ise öğrenme davranışsal ve bilişsel olduğu kadar duyuşsal gelişmeye de ağırlık vermek zorundadır.

Bilişsel kuramcılar benlik ve ahlak gelişiminin belirli dönemle içinde ortaya çıktığını kabul ederler. Davranışçılara göre ise ahlâki yargılar dış etenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Onay gören/görmeyen davranışlar doğru/yanlış kabul edilir. Benlik Gelişimi: Benlik gelişimi bireyin kendisini değerli bir insan olarak hissetmesini, kapasitesine güvenmesini ve farklılıklarına değer vermesini vurgular. Benlik gelişiminin sonul hedefi kendini gerçekleştiren insandır. Kendini gerçekleştiren insan, kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul eder. Özerktir, yaratıcıdır ve yaşamdan zevk alır. Kendisi ve çevresi ile barışıktır, demokratik tutumlara sahiptir.

Okul yıllarında benlik kavramı zarar gören çocukların kimi, okulda kendisine yakıştırılan benlik algısını değiştirmek için bir ömür boyu mücadele etmekte; kimileri de geri kalan ömürlerini bu benlik algısıyla tamamlamaktadır. Ahlâk Gelişimi: Ahlâk gelişimi, kişinin toplumsal değer yargılarını edinerek içinde bulunduğu çevreye uyumu; fakat sonul olarak kendi ilke ve değer yargılarını oluşturmasını amaçlar. Ahlâk gelişimi toplumun adet, gelenek ve göreneklerinin içselleştirilmesi sürecidir. Toplum içinde nasıl davranması gerektiğinin farkında olmaktır. Ahlâk gelişiminin sonul hedefi, kişinin evrensel ilkeler, doğru-yanlış, hak ve adalet kavramları doğrultusunda kendi doğrularını ve ilkelerini geliştirmesidir.

4. Nörofizyolojik Temelli Öğrenme Kuramları

Öğrenme kuramlarından nörofizyolojik Temelli kuramlara göre öğrenme, biyokimyasal bir değişmedir. Bu kurama göre öğrenme süreci sonunda nöronlarda yeni axon iplikçilerinin oluştuğu iddia edilmektedir. Buna göre her öğrenme yaşantısı yeni sinaptik bağların oluşması demektir. Araştırmalar biyolojik bilgi depoları niteliğindeki RNA’ların ergenlik yaşlarına doğru arttığını, öğrenme kapasitesinin azalması ile birlikte, yaşlılıkta da azaldığını göstermektedir. Ayrıca, besin yoluyla kendilerine RNA verilen yaşlılarda yakın geçmişi hatırlamada önemli derecede artış olduğu kaydedilmektedir. Bu kuramı sistematik bir hale getiren Hebb, beyindeki devrelerin çalışma şekli bilinmeksizin öğrenmenin doğasının anlaşılamayacağını savunmaktadır. Bu kurama göre öğrenme eğer beyinde gerçekleşiyor ise beynin önceki yapısı ile öğrenme gerçekleştikten sonraki yapısı arasında farklılığın olması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu noktadan hareket eden Hebb, beyindeki fizyolojik değişiklikleri araştırmıştır. Araştırmalar neticesinde iki kavram ileri sürmüştür. Hücre topluluğu, Faz ardışıklığı. Hücre Topluluğu: Hebb’e göre bireyin karşılaştığı her nesne, beyninde hücre topluluğu olarak adlandırılan birbiriyle bağlantılı bir dizi nörondan meydana gelmiş karmaşık bir sistemi ateşler. Örneğin başlangıçta birbirinden bağımsız milyarlarca nörondan bir kısmı, bir kalemi gördüğünde ateşlenir. Kalemin bir tarafından diğer tarafına doğru kayan gözle birlikte ateşlenen nöron sayısı artar. Ateşlenen bu nöron paketi sadece o nesne ile ilgilidir. Başlangıçta kalemin bir ucunda ateşlenen nöronlar ile sonundaki nöronlar birbirinden bağımsızdır. Ama kalemin iki ucuna tekabül eden nöronların ateşleme zamanı arasındaki yakınlık nedeniyle nöron paketinin bu iki farklı bölümü birbiriyle irtibatlı hale gelir. Nöron toplulukarı hem iç hem de dış uyarıcılar ile tetiklenebilir. Onun için bir kalemi veya sevdiğiniz birini düşünmek için onun yanınızda olmasına gerek yoktur. Faz Ardışıklığı: Faz ardışıklı birbiriyle bağlantılı hücre topluluğu serisi olarak ifadelendirilmektedir. Öğrenme bir kez oluştuğunda, Hücre topluluğunda oluştuğu gibi, iç ve dış uyarıcılar ile ateşlenir. Bir faz ardışıklığında yer alan herhangibir hücre topluluğu veya topluluklarının kendi aralarında yaptığı kombinasyonlardan biri ateşlendiğinde, zihinde belirli mantıksal sıra içerisinde düzelenmiş bir düşünce serisi oluşur. Örneğin bir kelimenin olumlu veya olumsuz bir çok duygu ve düşüncenin hatırlanması faz ardışıklığı ile olmaktadır.

  • Beyin bir paralel işlemcidir. İnsan beyni bir çok işlevi eş zamanlı olarak yerine getirebilir. Etkin öğretimde aynı anda yapılması gereken işlemler ahenk içerisinde verilmelidir.
  • Öğrenme fizyolojik bir olaydır. Öğrenme yemek içmek, nefes almak gibi doğal bir işlemdir.
  • Beyin kendisine ulaşan verilere anlam yüklemeye çalışır.
  • Anlam yükle örgütleme yoluyla olur.(Etkili bir öğrenme için anlamlı birbiriyle ilişkili bir örüntü yaratılmalıdır.
  • Duygular örüntülemede önemli bir yer tutar.
  • Beyin parçaları ve bütünü aynı anda algılar.
  • Öğrenme hem doğrudan odaklanan, hem de yan uyarıcılardan alınan bilgileri içerir.
  • Öğrenme kasıtlı ve kasıtsız süreçlerden oluşur.
  • Olgular ve beceriler uzaysal hafızada depolandığında daha iyi öğrenilir.(Tecrübelerin depolandığı hafıza) (Deney, drama,film, resim, resim vb.tek. etkilidir.)
  • Öğrenme zihni zorlayan etkinlikler ile artar, tehditle ketlenir. Bak: dmy.info/ogrenme-nedir/

Kaynakça

  • en.wikipedia.org/wiki/Learning_theory_(education)
  • biyolojiegitim.yyu.edu.tr/ders/omk/odymt.pdf‎
  • biyolojiegitim.yyu.edu.tr/ders/omk/odgc.ppsx‎
  • Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Lisans Yayınları, 2009
  • iibf.beun.edu.tr/userimages/9-ISL107DavranisBilimleri-vize.pdf
  • Din Eğitimi ve Kuramlar
  • egitim.aku.edu.tr/beyintemelli.ppt‎
  • Öğrenmeyi Etkileyen Faktörler, M. Ali Seven

Yorum Yapın