Osmanlıda Felsefe ve Filozoflar

Osmanlıda Felsefe

Osmanlıda Felsefe- Osmanlı Düşünürleri Osmanlı Filozoflar FelsefecilerOsmanlı Felsefesi, kulağa garip gelse de vardır böylesi. Her ne kadar Osmanlı Devleti uç noktaları yok edip ortaklıkları öne çıkarmaya çalışsa da farklı görüşler oluşabilmiştir. Öncü hareketler  Tanzimat(1839) ile ortaya çıkar. Felsefe denilebilecek düşünceler ancak 1. Meşrutiyet’te görülür. 2. meşrutiyet ile felsefe adına çabalardan söz edilecektir.  Anadolu Türklerinde felsefe, Selçuklulardan 1. Mesut’a kadar dayanır. Osmanlı tarihinde de ferdi çabalar görülür. Ancak bunlar Osmanlı felsefesi denebilecek yoğunlukta değildir. Burada genel bir felsefe eğilimi oluşan Meşrutiyet sonrası döneme ağırlık vereceğiz. Ne zaman felsefe yapıldığı, ne amaçlandığı, göreli ve güvenilirliği şüpheli konulardır. Neye felsefe denip denmeyeceği de ayrı bir sorundur. Bu yazıda “felsefe terimini kullanmak” ölçütü vardır. Klasik edebiyatımızın şairlerini ve mutasavvıfları başka bir yazıya bırakarak “felsefe” terminolojisine odaklanacağız.

1470’lerde Fatih tarafından kurulan Sahn- ı Seman Medreselerinde felsefe dersleri verildiği biliniyor. Adı felsefe olmasa da o devirde felsefi meselelere eğilen eğitim mevcuttu. Bu, 2. Mehmet’in ileri görüşlülüğünden kaynaklanan bir  istisnaydı. Klasik dönemde, 1600’lerin ortalarında bu dersler yerine tefsir, hadis ve fıkha ağırlık verildi. Yunus Emre ve Mevlana okumak zındıklık sayıldı.(şeyhlülislam tarafından) Yenilikçi, sorgulayan düşünceler susturuldu ve düşünürler idam edildi.  Matematik, astronomi ve felsefe dersleri ihmal edildi. Koçi Bey bu gerilemeleri 4. Murat’a sunduğu İslahat Layihası(1640)’nda izah etti. Ona göre: bilgin insanlarla cahil insanlar ayrılsa ve bilge kişilere imkanlar sağlansa bilim eskisi gibi iyi gelişebilirdi. Katip Çelebi de bu eksikliği fark etmişti. Mizanu’l-Hak(1656) adlı eserinde felsefe ilimlerine cahil insanların dolduğunu belirtti. İbrahim Müteferrika, Usulü’l- Hikem fi- Nizam’ül- Umem(1731) eserinde din adamlarının topluma müdahalesinin geri kalıştaki etkisinden bahsederek, batı toplumlarındaki nesnel yasal düzeni anlattı.

Tanzimatta Felsefe

Osmanlı’da felsefenin rağbet görmesi 2. Meşrutiyet’e rastlar. Bunun öncülü ise Tanzimat dönemidir. Bu dönemde bilimin önemi kavranmış ve zorla da olsa yeni düşüncelere imkan tanınmıştı. Meşrutiyetin ilanıyla devletin birey üzerindeki diktesinin mutlak olmadığı izlenimi oluştu. Her ne kadar batı güdümünde ve devlete epey zararlı olsa da eşitlik, demokrasi, hürriyet fikirleri diğer başka fikirlere yol açtı.Şinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa gibi yazarlar hürriyet, eşitlik, adalet konularında hikemi ve çoğunlukla felsefi denebilecek düşünceler sergilediler. Felsefe terimini çok kullanmadan “hikmet” ve “tefekkür” yoğunluklu eserler verildi. Çeviriler telif eserlere taban oluşturmaya başladı.

Münif Paşa (1828-1894)

18. yüzyıl ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış ve dernek kurmuştur. M.Paşa, “Muhaverat-ı Hikemiye” (“Felsefe Konuşmaları”) adlı kitabını, 1859’da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon’dan çevirdiği diyaloglardan oluşturmuştur. Münif Paşa’nın ayrıca, “Mecmua-i Fünûn” ve “Hazine-i Evrak” adlı dergilerde yayınlanmış felsefi makaleleri vardır. 1878’de, üçüncü kez açılışında Darü’l-fünun’da felsefe derslerinin yer almasında Münif Paşa’nın bu makalelerinin de etkisi olmuştur.

Ali Suavi (1839-1878)

Medreseden yetişmiş ateşli bir devrimcidir. “Ulûm” ve “Muhbir” gazetelerini çıkartmıştır. “Kâmusu’l-Ulûm ve’l Maarif” adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiştir. “Tarih-i Efkâr” (“Fikirler Tarihi”) başlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan “Ulûm” da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniş bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaştırmalar yapmıştır.

Ahmet Mithat(1842-1912)

Başlangıçta materyalizme eğilimliyse de daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle bağlanmış; Draper’in “Din ve Bilim Çatışması” adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. “Tarih-i Hikmet” adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduğu Dağarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefi makaleler yayımlamıştır. Bu dergide yayımlamış olduğu “Felsefe ve Feylesoflar” adlı yazısı o dönem dikkat çeker. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevi önceden mantık alanında çevirileri ile tanınmaktaydı. Vidinli Tevfik (1832-1893) matematik ile felsefe arasındaki ilişkileri göstermişti. İbrahim Ethem de 1895’de Descartes’ın “Discourse de la Methode” adlı eserini çevirdi.

1. Meşrutiyet Sonrası

felsefe- kamus-ı türki

Felsefe maddesi, Kamus-ı Türki, 1317(1901),
“İlm-i hikmet el hayat ve tabiiyat ve riyaziyat ve ahlak ve mantık ve sair şuabatı olan ulum-ı aliyye-i mecmui.

1 Meşrutiyet(1876) kısa süreli bir farkındalık yarattı. İlk defa bir meclis açıldı ancak ertesi yıl Osmanlı- Rus Savaşı nedeniyle kapatıldı. 2. Meşrutiyette(1906) felsefe üç eksende gelişir. Bunlar Osmanlı’da fikir hareketleri olarak bilinir. İslamcılık, batıcılık ve Türkçülük görüşleri etrafında felsefe çevirileri ve tahlilleri yapılmıştır. 2. Meşrutiyette yazarlar bu konuların en az birinde fikir beyan etmiştir. Genel sorun toplumu kalkındırmak, kültürü ve devleti ileri götürmektir. Temel yanlış batıyı olduğu gibi almak ve taklit etmektir. 2. Meşrutiyette felsefe yapanlar öğrendikleri fikirlerin köküne inmemiş, kavramları ikincil kaynaklardan tanımışlardır. Bu döneme Osmanlı felsefesi demek yanlış olmaz. Çünkü felsefi terimler genellikle devleti ve kültürü ilerletme çözümlerinde kullanılmıştır.

Fikir Akımları

Ana madde şurada: dmy.info/osmanlida-fikir-akimlari/

Osmanlıda Felsefe- Osmanlı Düşünürleri Yusuf Akçura Üç tarzı siyasetİslamcılık: Babanzade Naim, Bursalı Tahir, Aksekili Hamdi, Mehmet Âkif, Şemsettin Günaltay gibi yazarlar müslümanlığı halkçı bir din olarak düşlüyordu.  İslamcılar batı tekniğinin alınmasını ancak manevi alanda etkilenilmemesini savunuyorlardı. Onlara göre batı manevi olarak bitmişti.İslam ittihadını bozdukları için kalan tüm siyasi fikirleri reddettiler. Muhammed Abduh cinlerin mikroskobik canlılar olduğunu iddia ediyor, Said-i Nursi bilimin getirdiği her şeyin Kur’an’da belirtilmiş olduğunu söylüyordu.İzmirli İsmail Hakkı(1868-1946) çağdaş İslam görüşünde kayda değer çalışmalarını yapmıştır. İslam hukukunu, Darwin’i incelemiş, mantık ve felsefe  kitapları yazmıştır. Şehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) materyalizmi eleştirerek ilk materyalistlerden beri yenilik olmadığını söyler. Ona göre her şey enerjidir ve ne zaman, ne de mekan maddeden ibaret değildir. Felsefesiz bir toplumun kalkınamayacağını söyledi. Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi maddecileri eleştirdi. İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) Lugatçe-i Felsefe adlı sözlüğü hazırladı. Tümtanrıcılığı savundu. Mehmet Ali Ayni tasavvufa çağdaş bir yorum getirdi.

Batıcılık: Maddeci ya da pozitivist görüşlere sahip insanlar batıcılık altında genellenir. Batı uygarlığının tümüyle benimsenmesini savundular. Dini kaygılar , kadın hakları, özel teşebbüs, yaratıcılık konularında yazdılar. Servet-i Fünun, Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye gibi dergiler batıcı yazılar paylaşmaktaydı. Kılıçzade Hakkı “Pek Uyanık Bir Uyku” adlı makalesinde batıcı görüşleri derlemiştir. İslamcılara topluca karşıydılar ve Türkçü tezleri de eleştirdiler. Çoğunlukla Osmanlı’nın birliğini savundular. Ancak toplum hayatı değişmeliydi. Abdullah Cevdet, Celal Nuri gibi yazarlar materyalizm anlayışlarını yazdılar.

Türkçülük: Mustafa Celaleddin Paşa(Kont Borzecky) ile Ali Suavi (1838-1878) Türklerin liderlik vasfına atıf yaparak Türkçülüğün öncüleri olmuştur. Yusuf Akçura ve çevresindekiler Türk Derneği’ni kurdu. Ömer Seyfettin ve arkadaşları da Genç Kalemler dergisini çıkardı. 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu ve Türk Ocağı ile birleşti. Ziya Gökalp, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü gibi aydınlar Türk Yurdu dergisinde yazıyorlardı. Çeşitli felsefi ve sosyal kuramları inceleyerek bunları Türkçülüğe adapte etmeye çalıştılar. Ziya Gökalp sosyolojik tahlillerde bulunarak cumhuriyet bürokrasisinin düşüncelerini etkiledi. Bak: dmy.info/ziya-gokalp-fikirleri-felsefesi/

2. Meşrutiyet sonrası

Servet-i Fünun Osmanlı’da radikal düşünceleri toplayan bir dergiydi. Siyaseti sanat ile yansıttılar. Bu çevre genellikle batıcı idi. Hüseyin Cahit (1874-1957)  Durkheim, S. Mili, Vilfredo Pareto gibi düşünürlerin eserlerini çevirdi. Hippolyte Taine’in  sanat felsefesini benimsedi. Ona göre toplum ve kültür olaylarının sıkı bir nedensellik bağıyla ve çevresiyle etkileşimine bakılarak açıklamak gerekir. Bilimdeki, gerçekçi görüşteki ve olguculuktaki ilerlemeler, sanat yapıtlarını da geliştirir. Hegel’in düşüncelerini irdeleyen ilk yazardır.

Ahmet Şuayip (1876-1910)

E. Boutroux’nun ve H. Bergson’un felsefelerini incelemiştir. Genç yaşta ölmesine rağmen kültürleri ve farklı felsefe anlayışlarını araştıran kişiliği iz bırakmıştır. Hayat ve Kitaplar(1910) adlı eserinde araştırmalarını yazmıştır.
“Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye” dönemdeki felsefe yazarlarının toplandığı bir dergidir.Şuayip, M. Cavit ve Rıza Tevfik tarafından kurulmuş ve toplum bilimlerine odaklanmıştır. A. Şuayip toplumun hayattaki belirleyici rolünün bireyin karşısında daha önemli olduğunu söyler.Darwinci bir bakış açısıyla devrimlerin yerine de evrimi koyarak sömürünün sadece ekonomik olmadığını savunur. İnsan düşünce,din, kültür olarak da sömürülür. Bedi Nuri (1875-1913) de ona katılır. Osmanlı’da aşiretler üzerine çalışır.

Asaf Nefi, başka bir Darwincidir. Sosyal adalet, sosyalizm ve sınıf mücadelesi konularında yazmıştır. Ona göre Meşrutiyet Osmanlı’ya yetmeyecektir. İlerleme ve uygarlık çözüm değildir. Toplumsal adalet uygulanmalıdır. Hükümetlerin temel görevi adalet ve güvenliktir. Beşir Fuat(1853-1887) : Müspet ilimlere taraftar olmuştur. Natüralist ve Pozitivist görüşlerin ülkemizdeki savunucusudur. Materyalist ve rasyonalist bir tutum içine girmiştir. İntihar etmeden önce dini ve tanrıyı sorgulayan yapıtlar verir.

Osmanlıda Felsefe Filozoflar Felsefeciler Baha TevfikBaha Tevfik(1881-1914)

Materyalizmin ünlü temsilcisidir. Ahlak ve geleneklere karşı çıkar. Felsefe Mecmuası (1912) adlı bir dergi çıkardı. Türk toplumunun felsefeye ihtiyaç duyduğunu söyledi. Türkçede felsefe terminolojisinin geliştirilmesini istedi. Ona göre batının üstünlüğü felsefesinin üstünlüğünden geliyordu. Bugünün bilimi dünün felsefesi idi. Kökeninde mantık ve ahlak problemleri vardı. Osmanlı’da Türkçülük yapılmasını riyakarlıkla suçladı.  Eskiden beri övülen savaşçılık, faizden kaçınma, muhafazakar olma gibi özelliklerin geri kalmakta etken olduğunu söyledi. Baha Tevfik döneminin uç düşüncelerini benimsemiş özgün bir düşünürdü. Kant’ın evrensel ahlak yasasını eleştirdi. Bilimsel araştırmalara dayanan bir ahlakı savundu. Bireysel ahlaka önem verdi. Toplumsal ahlakın heyecanlarla şekillendiğini ve ahlaki çöküntünün gelişmemiş birey ahlakından kaynakladığını savundu. Toplum psikolojisi bireye göre ağır kalmaktaydı. Nietzsche’nİn etkisinde kalarak bilimsel bir anarşizm anlayışını Felsefe-i Fert, Muhtasar Felsefe gibi eserleri  yazdı. L. Büchner’den Madde ve Kuvvet’i, E. Haeckel’den Vahdet-i Mevcut’u, Fouillee’den Tarih-i Felsefe’yi çevirdi.

Rıza Tevfik(1868-1951)

Sıra dışı kişiliği ve felsefeci kimliğiyle öne çıkmıştır. Sporcu, Bektaşi ve Mason’du. Tekke edebiyatı etkisindeki şiirleri vardır. Felsefeyi sürekli bir öğretim alanı yapmıştır. Lisede ve Edebiyat Fakültesi’nde felsefe dersleri vermiştir.Bazen kendini feylesof olarak adlandırmıştır. Filozof olmadığı gibi eleştiriler alsa da o bunu, özgür düşünceli kişi anlamında kullanmıştır. Pozitivizm, maddecilik, evrimcilik onun felsefesinde temel noktalardır.  Empirizm ve bilinemezciliği benimsemiştir. Ona göre bilgi kendi öznel yapımıza bağlıydı ve duyumla elde edilirdi. Metafizik yapmak olanaklı değildi. Ona göre tutuculukla yenilik her zaman çatışır ve dengeye ulaşmaya çalışır. Toplumsal yaşamın sağlıklı olması bu dengeye bağlıdır. Kadınların durumu, eğitim, ulusal amaç, aydınların tutumu gibi konular toplumsal yaşantıyı etkiler. Milliyetçilik olumlu bir görüştür, ancak önce bireyin bilinçlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Vatan ve ulus kavramlarının insanlara anlatılması gerekir. Katıksız ulus haline gelmemiş topluluklarda inanç ve amaç birliği uluslaşmayı sağlar. Amerikan düşünceleri reddedilmelidir. Amerikalılarda reklam ve moda ile insanları aldatmak meşrudur . Bu yozlaştırıcı bir tavırdır. Batıdaki insan ideali girişimci, yaratıcı, idarecidir. Doğuda ise yetinen ve kaderine razı olan insan ideali vardır. Batılılaşırken bunu gözden kaçırırız.

Prens Sabahattin (1877-1948)

Pierre Le Play ve Edmond Demolins’ten etkilendi. Abdülhamid’in baskıcı yönetiminin Türk halkının yapısından geldiğini ve hükümdar olmasa da devam edeceğini söyler. Ona göre yöneticiler değil toplum değişmelidir. Toplumsal yapı kavramı üzerinde duruyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda kamusal mülkiyet çoğunluktadır. Devlet ekonomide belirleyicidir.Kamusal mülkiyetten özel mülkiyete geçmek gerekir. Her şeyi devletten uman halktan özel teşebbüste bulunan girişimci sınıfa geçmelidir. Merkeziyetçiliği terk ve yerel yönetimi teşvik etmek gerekir. Yaratıcı ve girişimci  insanlar için Anglosakson sistemini model alınmalı, eğitim yeniden düzenlenmelidir. Merkeziyetçiliği eleştirmesi İttihat ve Terakki’nin hoşuna gitmedi.  Azınlık hakları ve özel teşebbüsler görüşü Osmanlı’ya uygulanamaz diye eleştirildi. O da İttihat ve Terakki’yi “bir istibdadın yerine bir başka istibdat geldi diye eleştirdi. Merkezilikten kurtulmadan siyasi birlik ve refahın sağlanmayacağını söyledi. Özel yaşama oranla toplumsal yaşamı ağır basan Almanya’nın Dünya Savaşı’nı kazamaz dedi. Yaşamından sonra resmi tarih Sabahattin’i bir yana itmiştir. Tarih onun öngörü ve düşüncelerini desteklemiştir.

Mehmet Ali Şevki (1881-1963)

1918 Meslek-i İçtimai (Toplumculuk mesleği) derneği kurucusudur. Birçok ilgili kişiyi çevresinde topladı. Çok fetih yapan Türk tipinin temelinde göçebe- çoban tipinin bulunduğunu belirledi. Osmanlıda memur egemenliğinin bunalıma yol açtığını söyledi. Osmanlı’da bireylerin cemaat baskısında ezildiğini, kişilikten yoksun duruma geldiğini; gelişemeyen bireylerden oluşan bir topluluğun ise ilerleyemeyeceğini ileri sürdü. Bu görüş sivil toplum ya da Durkheim’ın “ikincil yapılar»” görüşüne benzer. Devletin karşısındaki denge ögesi olarak toplumsal kuruluşlar tasavvur eder. Doğudaki girişimci eksikliğini betimleyerek, toplum baskısıyla yalnızlaştırılmış insan yerine derneklerle ve örgütlerle tek vücut olmuş insanlar düşünür.

Abdullah Cevdet (1869-1931)

Maddeci, laik, batıcı görüşleriyle tanınan çevirmen ve yazardır. Gustave Le Bon’dan etkilendi. Ona göre: Irkın sabit manevi bir yapısı vardır. Anatomik ve kalıtsal olan bu yapı toplumsal kuramların kaynağıdır. Kalabalıklar, belli uyarılar altında, bireyi sürükler ve bireyi aşar. Toplulukta içgüdüler, duygular, tutkular ağar basar. Bu da bireyselliğin silinmesine yol açar. Birey kumanda altındadır. İdeolojilere kapılır. Onun için kavramlar değil, imgeler, hayaller önemlidir.Sorumluluk duygusu ortadan kalktığı için hoşgörüsüzlük, tutuculuk ve güce tapma huyları vardır. Abdullah Cevdet tüm sorunların çözümünü eğitimde görür. Yalnız soyut eğitim değil, eleştirel ve verilere dayalı eğitim tasarlar. Merkeziyetçiliğe ve otoriteye karşı olması nedeniyle resmi tarih tarafından rağbet görmemiştir.

Cumhuriyet Evresi

1921 yılında Dergah mecmuası çevresinde toplanan genç düşünürler, parçalanan imparatorluğu Bergsonculukla kurtarmaya çalışmıştır. Mustafa Şekip Tunç (1883-1958), İsmail Hakkı Baltacıoğlu (1886-1978), Mehmet Emin Erişirgil(1891-1965) gibi düşünürler İstiklal Savaşı’nı destekliyor, kalkınmanın ancak yaşam isteği ile olacağını savunuyordu. İslamcıları Orta Çağ’da, batıcıları da evrimin dar kalıplarında kalmakla suçladılar. Mustafa Şekip Tunç, modern felsefeyle Doğu dünyasının gerçeklerini ortaya çıkarmak istedi.

Marksist düşünce düşüncenin ilk belirtileri görüldü. 1919’da Kurtuluş 1920’de Aydınlık dergileri Şefik Hüsnü ve Sadrettin Celal gibi düşünürler Marksist- Leninist çözümlemeler yaptılar. Türk toplumunda sınıf bilincinin teorilerdeki gibi olmaması ve toplumbilimi mekanik uygulamaları bu görüşün yüzeysel kalmasına neden oldu. Önce materyalizm kendi içinde bölündü. Diyalektik anlayış ve Marksizm de kendi içinde çatışmaya başladı. Batı toplumunda oluşan bu fikirler bir taban bulamadı.Hikmet Kıvılcımlı ve Kerim Sadi burjuva yazarları eleştirdi. Sonra da kendilerini eleştirdiler.  Sovyetlerin kurulması, Stalin’in zorla sosyalizm anlayışı ve sol düşüncenin  siyasi sakıncalara gark olmasından sonra Marksizm Türkiye’de eser miktarda kalmıştır. Daha sonra Kadro dergisi (1931): Vedat Nedim, Burhan Belge, İsmail Hüsrev, Şevket Süreyya gibi yazarları topladı. Sömürge ekonomisinden bağımsız milli ekonomiye geçiş için yazdılar. İnsan(1938) ile Yurt ve Dünya (1941), Marksist eğilimler gösteren başka bir dergilerdi. 1946’dan 1960’a kadar bu görüş siyasi yasaklara tabi idi. Basın ve yayım da siyasi engeller nedeniyle bu görüşü yeterince yansıtamamıştır. Bak:  dmy.info/turkiyede-felsefe/

Ayrıca Bakınız

Kaynakça

  1. http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/ilahiyat/article/viewFile/3035/2929
  2. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1272/14652.pdf
  3. *Türkiye Tarihi 4 – Çağdaş Türkiye 1908-1980 Oğuz Akkan- Sina Akşin, Cem Yayınevi
  4. http://www.dem.org.tr/ded/13/ded13mak5.pdf
  5. *TDV İslam Ansiklopedisi, ilgili maddeler

Yorum Yapın