…
M: Dilin ontolojik indirgemeciliği ve bünyesinde barındırdığı asimetri, nesnel gerçekliğin dikotomik kategorizasyonlar içinde eritilmesine sebep olur; zira dilsel göstergeler, doğaları gereği nötr birer yansıtıcı olmaktan ziyade, toplumsal ve ideolojik olarak yapılandırılmış semantik yüklerle maluldür. Göstergebilim her dilsel birimin zorunlu olarak konumsal ve etiketleyici yükler taşıdığını ortaya koyar: kavramlar, toplumsal tarih boyunca tortulanan anlam katmanlarıyla yüklüdür. Bu bağlamda her kavrayış girişimi, dilin radikal yüklü semiyotik kodları tarafından önceden belirlendiği için özne ile nesne arasındaki ilişki kaçınılmaz olarak epistemik bir çarpıtmaya maruz kalır; dolayısıyla “siyah ya da beyaz” konuşmak -diyalektik nüansları yok sayan dualist bir söylem inşa etmek- bir yanılsamadır. Dil, gerçekliği betimlemez; onu etiketler, sınıflandırır ve böylece kendi değer hiyerarşileri doğrultusunda yeniden üretir.
D: Bir dil problemi olduğu kesin ve sen buna kesinlikle katkı sunmuyorsun.
Y: Bırak problemli kalsın, bu nedir arkadaş!
D: Felsefi konuşma ile teolojik konuşma arasında kalsam tereddüte düşerim yani o kadar.
M: Abartmayın, samimi bir ortam diye…
D: Samimi diye sazı eline aldın, ama senin türküyü kimse dinlemiyor.
M: Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
D: Oyunu oyna kardeşim, anlatma.
M: İnsanlar siyah ve beyaz istiyorlar. Daha doğrusu kendilerine basit görünen etiketlere sarılıyorlar. Halbuki dile emek vermek gerekir. Emek verilmeyen cevaplar kavramlarımızın sürüklenmesine yol açar. Her konuda itidalli olmak gerekir, çünkü dil böyle bir alettir. Ne var ki biz herkesin hakkı olduğunu savunanları dışlar ve daha görünür olan, enerji gerektirmeyen , anlaşılması basit taraflara kaçarız. Anlaması basit olanın yaşaması zor olur halbuki.
Y: O senin fikrin aziz dostum. Çoğumuz çoğu konuda çocuğuz dememiş miydik? Biz dilbilimde ilerlemeyi tercih etmiyoruz. Sen herkesin bedenini kullanmak için hekim, araba kullanmak için mühendis, yürümek için atlet, durmak için fizikçi olmasını bekliyorsun.
M: Hayır, ben insanın insanlıkla ilgili, yani en önemli rolüyle ilgili biraz özen bekliyorum.
D: Bak ikimizi uzlaştırdığın başka bir konu daha. Biz o kadar özenli olmak istemiyoruz. Tamam felsefe güzel, tartışalım, ama terimleri biraz kısalım.
M: Her alanın terimi yok mu?
Y: Her alanın terimi var, ama felsefe gibi temel bir uğraşı daha anlaşılır kılmazsak nasıl tartışabiliriz?
M: Peki anlaşılır kılınca anlamı da azalmayacak mı?
D: Neyse arkadaşlar, bu galiba mesleki deformasyona ve uzmanlaşmaya bağlı bir yan etki.
M: Kesinlikle, hepimiz seçimler yapıyoruz ve o seçimlerin penceresinden dünyaya bakıyoruz.
Y: Seçimimizi Allah’tan yana yapalım. Çok basit aslında, binbir çeşit zararlı tekliftense sizin için en iyisini seçebildiğiniz tek seçimli bir menü.
M: Analojik akıl yürütmenin benim yaptığımın tam tersi olduğunu biliyorsun değil mi? Basite kaçıyorsun. İçeriğin yok, sembollerin var sadece.
D: İkinizin de benzer olduğunu düşünüyorum. Kelime oyunlarıyla bir benlik tasarımı oluşturmuş gibisiniz.
M: Hayır kardeşim, uzun süre odaklanmayınca insan olmanın dil olmak anlamına geldiğini fark edemiyoruz. Müzisyenlik, okçuluk, avcılık gibi, ama insanlığın hiç seçmediği bir yol. Çünkü dil ile beynimiz yıkanıyor ve kelimeler bir din gibi peşinen kabul ediliyor. Dünyayı dil ile tanıdığımız için dünyayı dilden ibaret sanıyoruz. Sadece kavramların acısını, sıkıntısını çeken kavramsal analizciler bunu fark edebiliyor.
…