Başkaları ruhunu satarken peşin ödeme ister. Ben ise öldükten sonra alacağıma söz verdim. Ne kadar özgeci görünse de benimkisi asıl bencilliktir. Henüz görülmemiş bir bencillik olduğundan ismi konulmadı. Ismi konulmayanı aradığım için belki, isimsiz, ve sonsuz bir yolculuk. Ben de sonsuz isim yolcusu.
Bu yolculuk içinde yolculuklar var. Arayışa arayışlar katar, sonsuzun içinde sonlar, sınırsızlık sınır olur. Öyle birinde, 2026 yılının Ekim’inde sınırları uçarak aştık. Menzillerden özür diledik. Kendimizi Saray Ova’da, ya da sarayları çok olanlar için Saraybosna isminde bulduk.
Kişiyi nasıl çevresi tanımlıyorsa, yolculuğu da yolcular anlamlı kılar. Bu seferki yolcular beş yüz yıl evvelki atalarımızdan biraz farklı. At yerine kanatları var. Silahları iyilik. Savaş naraları değil, gülüşleri inletiyor ovayı. Heybeleri bu sefer boş, hayal toplayıp gidecekler. Meleklik ortak huyları, cennetin sıradanlaştığı… Sempati ayağa düştü, sevgiden usandık.
Bizi buraya utanmadan getiren uçak, yüzsüzce devam etti yoluna. Biz ise hicap ettik bir mescit sormaya. Meğer tüm dünyayla birlikte, önceliği değişmiş Bosna’nın. Daha da meşgul olup oyalanmaya, yolculuğunu daha zor kılmaya başlamış, yani gelişmek. Bu masalı da anlatsın bakalım evren, patlamaktan sıkılmış galiba, deniyor mütemadiyen.
Her şeyin kombini var ya, işte size bir kombin daha, Müslüman, Hristiyan, Asya, Avrupa, biraz da soykırma, şimdilik adı Saraybosna. Kimliği olmayanların kendisini bulacağı bir kurtuluş yeri. Daha önce yakılmış, vurulmuş, hala tüten binaları var; ama olmamış gibi yapmakta mahir. Savaşı görmek mümkün, ancak sebeplerini tartışmak yasak. Öyle bir güdük devlet…
Saraya kurulan ovanın İzzetbegoviçliği
Zor belki burada olmak, ama zor olmadan olmuyor ya Ali! Belki hoş değil ölmek, ama yaşamak da ölmek demek ya. Soykırım varsa buraya gelmek var diye. Silahla alınan yerden silahla çıkarılmak dedi birisi. Atalarımızdan bahsetti kuzenim. Sus dedim, biri duyacak, aklımız duyacak. -Fethedilen fethedilemez mi? Konuşmak için bahane bulma! desem de bulacak, bahane bulanların çocuğu. Susturdum onu, herkes gibi kendi acıma odaklandım. Başkasının acısını varmış gibi yaparak, tüm dünyayla birlikte döndüm.
Saraybosna bir vadide. Etrafındaki dağlarda mevzilenmiş Sırp keskin nişancılar on oki yıl boyunca çukurdaki şehir halkına zulmetmiş. Bizi ülkemizde hedef alan keskin yobazlar gibi, ama daha kısa sürmüş. Yine de katlanmış halk, yine de ayrılmamış toprağından. Ayrılan da var, ama kültüründen kopmadan. Mevcut durum ne Sırpları ne Hırvatları memnun etmiyor, Boşnakları zaten kimse takmıyor. Sırplar herhangi bir şekilde memnun olacak gibi değil. Amaçları memnun olmak değil, öyle olsa ülkeleri kendilerine fazla bile.
Senin ağzın neden böyle büyük AB?
Avrupa Birliği buradaki statükonun değişmemesi için elinden gelen her şeyi yapmış. Neredeyse yarı yarıya federasyonlardan oluşan bu ülkede bütçenin yüzde kırkını bürokrasi maaşlarına vermiş. Politikacılar da yeni bir gelişme olmasın diye yarışıp durmuşlar. Avrupa Birliği’nin talepleri hariç tabi. Dönemsel başkanlıklar var. Ülkede Hırvat neredeyse yok ama öyleymiş gibi yapıp Hırvat, Sırp ve Boşnak başkanlar sırayla tahta geçiyorlar.
Tarih dersinde 1908 yılında Avusturya’nın Bosna Hersek’i ilhak etmesi konusu vardı, hala ediyor gibi. Yine de alternatifi ne diye düşünmek gerekiyor. ABD mi Rusya mı? Kendi kültür etkinliğine 20 kişi getiremeyen Türkiye mi? Bir sonuca varamayıp biz de statükocu gezimize devam ediyoruz.
Gezinin geri kalanı
Blagay Tekkesi’nin inanılmaz manzarasına kulak tıkıyoruz, çünkü beş yüz yıllık tasavvufu Sırp taverna müziği bastırıyor. Travnik diye bir vezirler şehri var. Vezirleri kimse ziyaret etmiyor, ama geçenin fark etmemesi de zihnimizi tırmalıyor. Köprülerin yıkılış videoları aklımıza kazındı. Köprü atmak deyimine karşı köprü kurmanın önemini kavradık. Boşnak kahvesi, Boşnak lokumu, Boşnak kebabı var, hepsi aslında Türk ama Türk olması gizleniyor. Hoş görüyoruz, zira biz bile gizleniyoruz. Savaş ve düşmanlık gören onların şehirleri mi bizimki mi? Bunlar şehirse bizimki ne? Bizim ülkemizde neden doğa yok mesela? Gezinin tadını düşüncelerimizi susturmaya çalışmaktan çıkaramıyoruz.
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın daveti ve desteğiyle gittiğimiz Saraybosna’daki Bağlar Edebiyat, Düşünce ve Kültür Evi Kültür ve Düşünce Günleri’nden memnun ama düşünceli ayrılıyoruz. Çok isim öğreniyor, isimlere isimler katıyoruz. En azından en ölmeyen şeyi görüyoruz. Binalar biraz ölmüyor, fikirler daha ölümsüz, ama en ölümsüzü de bilgi. Eser vermeye devam ediyoruz.