Prof. Dr. Ayhan Bıçak ile 17.03.2025 tarihinde yaptığımız sohbette akılda kalanları yazıya geçiriyoruz. Prof. Dr. Ayhan Bıçak, 1956 yılında Erzincan’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1982’de tamamladı. 1985’te “Aristoteles’in İnsan Toplum ve Tarih Anlayışı” teziyle yüksek lisansını bitirdi. 1991’de aynı bölümde araştırma görevlisi oldu, 1995’te yardımcı doçent, 1996’da doçent, 2007’de profesör unvanını aldı. Tarih felsefesi, Türk düşüncesi ve felsefe tarihi alanlarında çalışmaktadır. Türk Düşüncesi 1&2, Tarih Felsefesi, Evren Tasavvuru: Kendini Bilmek ya da Evreni Kurmak, Tarih Metafiziği, Türkiye’de Felsefenin Gerçekliği ve Eleştirisi, Kutadgu Bilig Üzerine Felsefi Araştırmalar gibi önemli eserler vermiştir.
Ayhan Bıçak’ın Akademik Yaklaşımı
Ayhan Hoca derslerini tarihsel derinliği haiz antropolojik bir arka plan ile işler. Konuşmalarında disiplinler arası yaklaşım, özellikle de tarih ve siyaset belirgin biçimde hissedilir. Hatta karşılaştırmalı ve uygulamalı felsefe yaptığı bile söylenebilir. Medyada alçakgönüllü ve bilmemeyi esas alan tutumu, kendi kişisel görüşü ve inancı olduğu yerde bunları vurgulaması ve diyalektik konuşmaları teşvik etmesi ile bilinir. Hoca konuşmalarında “özgün düşünceler talep etmesi, söylediklerinin aynen tekrarından hoşlanmaması, kendisine karşı çıkılmasını talep etmesi” gibi alışkanlıklara sahiptir. Ele aldığı fikirlerin Türkiye uygulamalarını ve sınamalarını da yapmaktan kaçınmayan Bıçak, kendisini eleştirdiği gibi Türkiye’yi de her konuda eleştirmiştir. Türkiye’de kurumların bağımsızlığının ihmal edilmesini, Türklerin tarih yazımındaki eksikliklerini, Türkiye’deki felsefecilerin bozukluğunu sürekli dile getirmiştir.
Türk Kimliği ve Tarih Bilinci Üzerine Görüşleri
Ayhan Bıçak, Türk kimliği ile tarih bilinci arasındaki diyalektik ilişkiyi derinlemesine sorgular. Türk düşüncesinin özgün yapısını ortaya koymak amacıyla, felsefenin toplumsal dönüşümler üzerindeki etkisini vurgulamakta ve Türkiye’de felsefi geleneğin yetersiz gelişimine yönelik eleştirel bir tutum sergilemektedir. Bu bağlamda, akademik dünyada felsefenin yerini sorgulayarak, entelektüel ve bilimsel üretkenlik açısından daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini savunmaktadır.
Orhun Yazıtları ve Türk Düşünce Tarihi
Bıçak eserlerinde Orhun Yazıtları’nın politik bilinç oluşturmadaki rolü ile Yunus Emre ve Aşıkpaşa gibi düşünsel figürlerin kültürel ve felsefi mirasa katkılarını önemser. Orhun Yazıtları’nda döneminde göre kompleks bir sosyal devlet, Yunus ve Aşık Paşa’da ise derin siyasi düşünmeler olduğunu sık sık dile getirir. Bu bağlamda, Türk kimliğinin hem İslam öncesi hem de İslami dönemler içindeki evrimini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek, tarihsel meselelerin günümüz sorunlarına ışık tutacak şekilde yeniden ele alınmasını önerir. İslami değerler ile Türk kültürel kimliği arasındaki etkileşimleri irdelerken, felsefenin bu noktada oynayabileceği dönüştürücü ve yapıcı rolü detaylandırmaktadır. Ne var ki Orhun Yazıtları’ndan Kutadgu Bilig’e kadar olan dönemdeki düşünmeleri bilgelik olarak nitelediğini de ekleyelim. Ona göre bu düşünmeler felsefidir, ama felsefe değildir.
İslam Düşüncesi ve Felsefi Eleştirileri
Bıçak, İslam düşüncesinin tarihsel dogmatizme sıkıştığını ve bunun aşılması için modern bir felsefi yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini savunmaktadır. Felsefi düşüncenin yalnızca spekülatif bir etkinlik olmadığını, bilakis dilbilimciler, edebiyatçılar ve düşünürler aracılığıyla toplumsal bilincin inşasında kritik bir işlevi olduğunu ileri sürmektedir. Eleştirel düşünmenin, bireysel entelektüel gelişimin ötesinde, toplumsal düzeyde bir aydınlanma sürecini tetikleyecek en önemli unsurlardan biri olduğunu vurgulamaktadır.
Felsefi Düşüncenin Yeniden Yapılandırılması
Onun çalışmaları, Türk felsefi düşüncesinde köklü bir yeniden yapılanma gereksinimini ortaya koymaktadır. Geçmişe yönelik nostaljik bir idealizmin yerine, tarihsel olguların eleştirel ve analitik bir perspektifle yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Modern dünya ve teknolojik dönüşüm karşısında, felsefenin yalnızca teorik bir disiplin olmanın ötesinde, toplumsal değişime yön veren bir rehber olarak işlev görmesi gerektiğini belirtmektedir.
Bilim ve Felsefe İlişkisi Üzerine Eleştirileri
Bıçak ayrıca, felsefenin bilimle kurduğu ilişkiyi de problematize etmektedir. Türkiye’de akademik felsefenin yeterince gelişmemiş olduğunu, felsefecilerin entelektüel sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmediğini ve dolayısıyla felsefi eğitimin çok daha eleştirel ve sorgulayıcı bir zemine oturtulması gerektiğini ifade etmektedir. Akademik felsefenin kuramsal bir körlük içinde bulunduğunu ve bu durumun ancak bireylerin kendi düşünce sistemlerini inşa etmeleriyle aşılabileceğini ileri sürmektedir.
Tarih Felsefesinin Önemi
Bıçak’a göre, tarih felsefesi, bireylerin ve toplumların varoluşsal bağlamlarını, kökenlerini ve amaçlarını anlamaları için temel bir metodolojik araçtır. Tarih bilgisi, yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, aynı zamanda toplumsal sorunların çözümüne yönelik bir pratik alan olarak ele alınmalıdır. Tarihin, kimlik inşasındaki belirleyici rolü göz önünde bulundurularak, felsefi bir bakış açısıyla yeniden yorumlanması gerekmektedir.
Bıçak, Türkiye’de felsefi düşüncenin gelişimini sağlamak için eleştirel akıl yürütmenin yaygınlaştırılmasını, akademik felsefi düşüncenin kurumsal ve metodolojik olarak güçlendirilmesini ve tarihsel bilinç ile kimlik arasındaki ilişkiselliğin daha derinlemesine incelenmesini önermektedir. Gelecek nesillerin felsefi tartışmalara aktif katılımının sağlanması gerektiği yönündeki görüşü, onun düşünsel ve akademik mirasının temel yapı taşlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Adalet ve Dünya Devleti Üzerine Görüşleri
Çoğu seminerinde, nihai olarak nasıl bir dünya devleti kurmamız gerektiğine odaklanması, Bıçak’ın bütüncül ve derinlikli düşünmesinin bir ürünüdür. Hoca, insanlık tarihinde adil insan görmeye çalışmış; ancak farklı çıkar grupları olduğu müddetçe bunun zor olduğunu, hele ki ayrı siyasi yapılar bulunduğunda adaletin tesis edilemediğini dile getirmiştir. Tabii, adalet sadece tek bir siyasi çatı altında birleşmekle değil, iktisadi olarak da adaleti destekleyecek asgari müştereklerin sağlanmasıyla mümkündür.
Sonuç
İnsanlık olarak önce ahlaklı bireyler yetiştirip hukuku sağlamalı, ardından bu sisteme olan inançla adaleti kurmalıyız. İdeal insan modelimiz ise, kişinin kendisinin keşfettiği, düşünüp eylediği, felsefe temelli düşünebilen bireyler olmalıdır. Ayhan Bıçak külliyatına bakan biri, hocamızın eserlerinin Türk düşüncesi, tarih felsefesi ve felsefenin inşasıyla ilgili olduğunu görünce onu bir Türk düşünce tarihçisi sanabilir; ancak o, gerçek bir filozof olarak çoğu eserinde savunduğu şeyi yapmakta ve toplumun ihtiyaç duyduğu felsefeyi üretmek için çabalamaktadır.
Bulunduğu ortamı iyileştiren bir felsefeci olarak, çevresine merhem olacak eserler vermek zorunda kalan Ayhan Bıçak’ın, Türk düşüncesine dair eserlerinin arka planında, sonu gelmeyecek bir felsefi soruşturma olduğunu her okuyucu fark edecektir.