Tanrı ile karşılaşan biri ona tüm bu alemi nasıl yaptın diye sormuş. “Kelimelerle yapmadım” demiş, Tanrı. Her şeyin kelimelere dökülebileceğini varsaymamız dil oyunun içindeki çocukça bir hatadır. Bisiklet sürmeyi bile kelimelere dökemezken evrenin dışındaki ya da kapsayıcısı olduğuna inandığımız Tanrı’yı anlatamayız. Bu kadar “Tanrı” söylemi ne anlatıyor peki? Suyu bulandırıyor.
“Konuşulamayan konusunda susmalı” demiş Wittgenstein, ilk kitabını bitirirken. Sonraki dönemlerde ise Tanrı kelimesinin aslında önermesel bir bilgi iddiası ile değil o topluluğun kültürel oyunu ile ilgili olduğunu göstermiş. Gerçekten de bu kelimeyi kullanan kendisi biraz düşünse Tanrı’ya zarar verdiğini fark edecektir. Zira oyunun yaratıcısı olduğunu iddia eden kişiyi oyuncağa çevirmiş olacaktır.
Tanrı evrenin işleyişi, düzeni, sebebi, kaynağı, motivasyonu, kapsamı ve saire yüzlerce anlama gelebilir. Nesnel bir şekilde kozmolojik bir prensibi de yansıtmaya çalışıyor olabilir. Dinlerin tanrılarından bahsedenler de dahil herkes kabul edecektir ki bu kelime kullanıldıkça daha da karışır. Her birey bu soyut kelimeyi farklı şekilde hayal eder ve herkes başka yere çeker.
Ne yapalım?
Ben de dahil birçok kişi konuşmalarında ve metinlerinde “Tanrı”yı kullanıyor. Gerek boşluk doldurmak gerek de yeni bir açılım ile kullandığımız bu kelimenin ilk telafisi bilmediğini varsaymak ve çekinceler ile kullanmaktır. İkinci telafi apofatik teoloji denen, ne olmadığından bahsederek kavramı çağrıştırmaya çalışmaktır. Üçüncü telafi ise felsefi yöntem kullanmak, yani neyi bilmediğimizi vurgulayıp diyalektik yapmaktır. Üçüncü yöntem inandığımız Tanrı’ya en saygılı olanıdır.
Felsefi yöntemle “Tanrı”
Kierkegaard Tanrı’ya inananların rahatlığı ve kesinliği terk ederek gerçekle yüzleşmesi gerektiğini söyler. “İnanıyorum” diyenlerin, bu iddialarını sınavdan geçirmeleri gerektiğini ima eder. Tanrı’ya inanmak belirsizliğin içine atlamaktır. Ne yazık ki Tanrı kavramı güvende hissetmek için bir emniyet olarak kullanılmış. Felsefede Tanrı’yı bilmenin mümkün olmayışına en büyük örnek belki de Kant’tır. Kant’a göre aklın kendi sınırlarına çarpınca ürettiği bir çağrışımdır. Tanrı’yı bu sınırın ötesindeki güç olarak konumlandırdığınızda, O artık bir “bilgi nesnesi” olmaktan çıkar. Bu da inanan kişiyi bir “bilgi sahibi” yapmaz; aksine, bilgisinin sınırını her an hatırlayan bir “hayret yolcusu” yapar.
Yine de Tanrı’yı kullanasımız var
Gerçekten de kainata bakıp bir isim vermeden geri duramayız Etrafta bizi aciz bırakan doğa, çocukluktan yetişkinliğe geçiş, nereden geldiğini bilmediğimiz kararlarımız… Her olayda hayret verici, billinmeyen ve gizemli yanlar… Bunlar bir sezgi ile Tanrı’yı çağrıştırsa da dilin ötesindeki özü dile dökmemeye çalışmalıyız. Dile dökülecekse de ne kadar bilmediğimizle ilgili bir söylem oluşturmak için adil kullanım sergileyebiliriz. Tanrı bilginin nesnesi olamaz, biliyormuş gibi yapamayız. Belki filozofların dediği gibi bilmemenin vesilesi olabilir. Tanrı’ya gerçekten inanan ya da bu kavramı işlevselleştiren herkes bir şeyleri nasıl bilmediğimizin göstergesi olarak bilinmezlik arz etmelidir. Zira ne için kullanırsak kullanalım bu doğa ötesi öz dil oyununun içindeki şeyleri bilmemeye ve emin olmamaya yol açmalıdır.