Ölmeden Önce Felsefe

önce felsefeÖlüyoruz. Hepimiz ölüyoruz. Hepimiz demek zorundayım, çünkü işi bencilliğe vurabiliyoruz. “Biz”in dışında yer aldığımızı varsayıyoruz. Kendimizi ayrı tutma hevesindeyiz. İnsanın her zaman birlikte öldüğünü gözden kaçırıyoruz. Ölenin her zaman “biz” olduğunu fark edemiyoruz. Tek başına insan olamayacağımızı biliyor, ama bilmemezlikten geliyoruz . Bunu hatırlatanları da filozof olmakla suçluyoruz. Maalesef toplum felsefenin kar etmeyeceği kadar yabancılaştı. Toplum olmanın temellerini yitirdik.

Önce ben adı altındaki biz ölüyor. Fikrilerde yaşamak isteyen ben, fikirler ölünce ölüyor. Artık düşünmek bir fark yaratmıyor. Daha doğrusu geneli düşünenleri fark etmeyi bıraktık. Kendini düşünenlere ise tapıyoruz. Aslında kendimizi bile düşünmüyoruz. Kendimizi düşünsek birbirimize bağlı olduğumuzu fark eder ve  “ben” yanılgısına düşmezdik. Şu an da fark edemiyoruz, çünkü araya bambaşka şeyler girdi. Hayatımız nasıl çalıştığını bilmediğimiz aletlerden ibaret. Araçlarımızın hangi koşullarda üretildiğinden haberimiz yok. Bizi eğlendiren medeni oyuncaklarımızın üretiminde nelerin feda edildiği ilgimizi çekmiyor. Bir şeyin nasıl veya neden üretildiğini bilemeyebiliriz. Buradaki acı olay kimsenin bunu merak etmemesidir. En iyi insanlar bile hayatlarını saran bu yabancı aletlerin nereden geldiğini sormuyor.

Bu yabancılaşma bizi ölüme götürüyor. Oyuncakların büyüsüne kapılıp sorgulamamayı onaylıyoruz. Sadece kabullenmeye ve tüketime başlıyoruz. Bunun sonucunda da kendi yok oluşumuza giderek hızlanıyor, öleceğimizi fark edemiyoruz. Sadece teknoloji değil, fikirler ve inançlar uğruna da sorgulamadan tüketiyoruz. Neden diye sormadan insanlığa kıyabiliyoruz. Sorgulamamak, düşünmemek yeni bir şey olmayabilir, ancak küresel toplumda ölümcül bir hastalığa dönüşmüş durumdadır. Kötü niyetli insanlar dinleri, milliyetleri, alışkanlıkları bir yere kadar kullanabildiler. Şimdiyse medeni toplumun nimetleri insanları insanlık temelinden alıkoyuyor ve araçların oyuncağı haline getiriyor. İnsanlığın araçlarına yabancılaşması kültürü ölüme sevk ediyor. Bu yabancılaşma batıdaki insanlığın ölümünde daha etkili olacaktır. “Ortadoğu”daki insanlık öldükten sonra katillerimiz kendi piyonlarını bu vasıtayla tüketecektir. Şimdilik Müslümanların %90’ının Müslümanlarca ve Türklerin de bir o kadarının aynı kültürün insanlarınca öldürüldüğünü anımsayalım.

Ben zaten ölmüştüm. Düşünceler değerini yitirmişti. Daha sonra “gelişmemiş” toplumuma gelişmişlerce demokrasi getirilecektir. Özgürlük de gelince tamamen yok oluruz. Nice ülkeler, nice düşünceler çoktan tüketildiler. Sadece sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Ayaklanın demeyeceğim, çünkü iş işten geçti. Yalnızca biraz daha yaşayabiliriz. Ölmeden önce geçecek zamanı neden felsefeyle harcayalım diyorsanız daha önce bizden yazılar okumadınız demektir. Kurtuluş umudunun çok zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kurtulacak şey kendimiziz. “Ben” demeyi bırakmadan bu iş olmayacak. Küresel kötülük bizi içeriden yok ediyor. Toplumlar önce yakınındakini öldüren virüsler yetiştiriyor. Küresel kötülük öldürmeye uğraşmıyor, bunu ben yanılgısındaki toplumlar içeriden yapıyor.

Öleceğimizi duymanız hoşunuza gitmeyebilir. Kimsenin hoşuna gitmez. Ancak herkesin sonunun belli olduğunu unutmayın. Sonra da yakındaki birinin ölmek üzere olduğunu ve bunu fark edemediğini düşünün. Belki kurtarmak mümkün değildir, herkes sonunda ölecek, ancak bir uyarı ile zararı azaltmak veya biraz daha yaşatmak mümkündür. Bizimkisi ölüme giden bir yolcunun daha yavaş gitmesini sağlamak üzerine bir teselli.

Tüm bunları sorgulamak için “Toplumun Yok Oluşu” diye bir yazı dizisi hazırlamayı umuyorum. Nereye kadar tüketebiliriz? Ne zaman tükeniriz? Tükenen ülkeleri gören batılılar ne düşünüyor? Kendilerine sıra gelmeyecek mi? Açlıktan ölen insanlardan haberi bile olmayan lüks hayat düşkünleri bu rahatlığı ne zamana kadar koruyacak? Nasıl daha iyi ölebiliriz? gibi sorular soracağız.

2 Yorum

  1. hüseyin 11 Eylül 2015
  2. hüseyin 11 Eylül 2015

Yorum Yapın