İran-İsrail Savaşı, tüm dünyanın gözü önünde, tüm ciddiyetiyle 43 gündür sürüyor. Zihinlerin arka planında ise bir komedi var.
Siyaset kurumu —diğer kurumlardan aşağı kalmayacak şekilde— söylediği masalların kesin doğruluğunu kabul ettirmiş; meşruiyet için tek gereklilik yalan söylemek olmuş, yalan söyleyenler seçildikçe seçilim baskısı yalancılıktan yana gitmiş.
İşte doğanın en akıllısı değil, en yalancısı: insan.
ABD lideri Trump “medeniyetini yok etmek ve onları Taş Devri’ne döndürmek” için İran’ın savunma kapasitesinin yanında petrokimya tesislerini, çelik üretim tesislerini, ilaç fabrikalarını, üniversiteleri, okulları, hastaneleri, bankaları, limanları, havaalanlarını, köprüleri, demiryollarını ve elektrik şebekesini yerle bir etti.
ABD ve İsrail resmiyette “önleyici meşru müdafaa” doktrinine dayanarak, İran’ın nükleer programının ve balistik füze kapasitesinin “yakın tehdit” -oluşturduğunu iddia ediyor. BM Güvenlik Konseyi kararı ya da doğrudan silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa olmadığı sürece benzer saldırılara izin vermiyor. Ancak elinde silah tutan kişi, yasayı tutan kişiye kısa vadede baskın çıkıyor.
İran hükümeti binbir yalanla iktidarı ele geçirip halk üzerinde tahakküm kuran despotlardan oluşuyor. Ancak onları ABD cezalandırabilir mi? Dünyanın en güçlüsü olmak, başkalarını cezalandırmadan önce kendi halkına adil bir gelir paylaşımı, huzur ve fırsat eşitliği getirmeyi gerektirmez mi? Kendi halkına sağlık hizmeti sunamayan bir devletin, bunu başaran ender ülkelerden birini yıkması nasıl meşru olabilir?
Meşru değil, elbette. Ama güçlü olmak zaten meşruiyetten azade olmaktır. İmparatorluklar adil, dürüst, erdemli oldukları için büyümezler; dünyaya adil toplumlar hükmetmez. Hatta ABD, Çin ve Rusya, kendi halklarını sömürdükleri için dünya siyasetinde de belirleyicidirler. Sezgilerimize aykırı gelir — ama dış politikayla iç politikanın paralel gittiğini, dışarıdaki savaşın içerideki hukukun öbür yüzü olduğunu fark edersek, Avrupa’nın neden giderek gözden düştüğünü anlayabiliriz. Avrupa’nın yalan söyleme kapasitesi-silahları ile birlikte- giderek azalıyor. İsrail-ABD koalisyonu ise silahları -özellikle finansal silahlar- ile yalanlarını artırıyor. Para en büyük yalan, siyaset ondan aşağı kalmıyor, mitleri ağızlarından düşürmüyorlar ve halkın istediğini yapıyorlar.
ABD halkı Trump’ı ünlü ve “kazanan” bir figür olduğu için seçti, adil olduğu için değil. Trump halkı iyi kandırdığı için ödüllendirildi. Netenyahu çoğunluğu Avrupalı olan ve 100 yıl eskiye gitmeyen İsrail mitolojisinin milliyetçiliğini yaparak seçildi. Olguları ve hakları savunduğu için değil, yalanları desteklediği için ödüllendirildi. Öte yandan, halkının arzusunu yaşayan bir başka ülke de İran’dır. İranlı liderler İslam’ın iddiasını korumak için çalıştıklarını söylüyorlar. Belki de modern zamanların en büyük hizmetini şehit olarak veriyorlar. Bu sayede ABD İmparatorluğu ve İsrail uydusunun sonunu getirecek bir adım başlatmış olabilirler.
Bu savaş başlatılmak açısından meşru değil, ancak gerçekleşmesi açısından politik mitolojilerinin bir gereğidir. Emperyal söylemlere ve büyük davalara sahp ülkeler için yalanlar meşruiyet oluşturmaz, ancak yalanlarından ileri gelen savaşlar- politikanın devamı olarak- kaçınılmazdır.
“Düşüncelerine dikkat et, sözlerine dönüşürler. Sözlerine dikkat et, eylemlerine dönüşürler. Eylemlerine dikkat et, alışkanlıklarına dönüşürler. Alışkanlıklarına dikkat et, karakterine dönüşür. Karakterine dikkat et, kaderine dönüşür.” Frank Outlaw