Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı- Bölüm 3

Paylaştıkça artar:

 

Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı Doğuhan Murat Yücel Kitap

Hayatın Anlamı Kitap Kapağı

http://www.dmy.info adresinde yayımlanan Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı adlı e kitabın 3. bölümüdür. 4. bölüm için http://www.dmy.info/hayatin-anlami-4/  Çeşitli formatlarda indirebilirsiniz.

 

 

 

3: Daha da Felsefe

Sokrates, milattan önce 469’da doğduğunda bir taş isçisinin oğluydu. Kendisi de taş işçisi oldu. Babasından öğrendiği sırları uyguluyor, Atina yakınlarındaki taş ocaklarında ustalık yapıyordu. Emekli olduktan sonra hayattaki en önemli iş dediği felsefe tartışmakla uğraştı. Emekli, beyaz giyimli, ayağı çıplak bir adam çarşıda pazarda insanlarla konuşuyor. Fikir geliştiriyordu. Kimseyi rahatsız etmiyordu. Herkes ona bir şeyler danışırdı ama o sürekli “ben hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” derdi. Çok mütevazı adamdı.

Gençlere, öğrenme tutkusu olan insanlara öğretmenlik yaptı. Bunu iş olarak değil hayat olarak yapıyordu. Emekli adamın uğraş bulma hevesini bilenler bilir. Sokrates kendini eğlendirecek çok yer, çok imkan buldu. Onun kişisel merakı felsefe, insanların en ihtiyaç duyduğu şeydi. Sorular sordu, cevaplar vermek yerine insanların vermesini sağladı. Buna da “doğurtma” dedi. Hiç düşmanlık beslemedi, kimseye karşı hareket etmedi. Karşısında olduğu bir şey varsa o da insanlığın kendi kendini yok etmesiydi. Zalimliğin, bencilliğin, açgözlülüğün sorgulanmasını istedi. Bunu sadece çarşıda pazarda konuşarak yaptı.

Sokrates’in içinde yaşadığı Atina Devleti dış işlerinde problemliydi. Doğudan Persler, diğer yönlerden de Yunanlılar iktidar mücadelesi içindeydi. Sparta ve müttefiklerine karşı mağlup olunmuştu. Savaşlar ve siyasi mücadeleler demokrasi-halk gücü ile yönetilen devleti zor durumda bırakıyordu. Çareyi demokratik diktatörlükte buldular. Böylelikle hem uygar vatandaşlarını gücendirmeyecek hem de iç ve dış tehditlere karşı güç toplayacaklardı. Yalnız kulaklarına bazen soru sormak, tartışmak, sorgulamak gibi kelimeler geliyordu. Böyle şeyler itaat ve hizmeti aksattığından engellenmeliydi. Bu kelimeleri çok sık kullanan yaşlı bir adam iyice dikkat çekmeye başlamıştı. Sokrates adlı taş ustası bunları dilinden düşürmüyordu. Bir de Delphi’deki kahinle ilgili bir hikaye vardı. Güya kahine en bilge kişi kimdir diye sorduklarında Sokrates adlı çulsuzu söylemişti. Üstelik bu adam ben cahilim diye ortalarda dolanan bir zındık!

Neyine güveniyordu ki? Hemen mahkemeye çıkarıldı. Korkup özür dilemesi ve iktidarı sorgulayanlara ibret olup sinmesi bekleniyordu. Ama o beklenmeyen bir şey yaptı ve mahkemenin üstüne, üstüne gitti. Konuştukça konuştu. Atina gençliğinin aklını karıştırmak, devletin tanrılarına inanmamak ile suçlanıyordu. Halbuki o adalet ve iyilik yargılarının yanlışlığına dikkat çekmiş, kendi toplumu için, kendisiyle eleştiri yapmıştı.

“Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir etki bıraktıklarını bilemem, Atinalılar; ama öylesine inandırıcı konuştular ki, neredeyse bana kendimi unutturdular; ve gene de söylediklerinin hemen hemen tek bir sözcüğü bile doğru değil… …Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın. Eminlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbir şey tanrılar tarafından göz ardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur.” Gibi şeyler söyledi. Ama takan kim?

Kendisine ne ceza verilmesi gerektiği sorulduğunda ceza olarak ömür boyu maaş bağlanması ve bedava akşam yemekleri gerektiğini söyledi. Atina’nın Hayırlısı olarak harcadığı zamanın karşılığı buydu. Hayırlı oluşu biraz göreliydi. Çoğu zaman bir at sineğine benzetildi. At sineği atı sokarak zararlı gibi görülür ama aslında onu kamçılar. At irkilir ve ileri atılır. Neden af dileyip köşene çekilmiyorsun diyenlere Atina adına savaştığı zamanlardan örnek verdi. Birçok savaşta halkı adına savaşmıştı. Öldürülmemek için felsefeden vazgeçmesini söyleyenler düşman tarafından öldürülecek askerlerin meydandan kaçmasını düşünmeliydi.

Sonuç olarak Atina siyasetine yem oldu Sokrates. Felsefe yapmadan yaşamak yerine. Sonsuza dek yankılanacak felsefe adına bir ölümü tercih etti. Gençleri ayartmak ve devlet tanrılarına bilmem ne yapmak gibi suçlardan mahkum oldu. Kaçmasını söyleyen üç oğlu ve birkaç dostuna karşı çıktı. Ölmesi için getirilen zehri kendisi alıp içti. Kalkıp biraz yürüdü. Önce ayakları uyuştu. Oturdu. Zehri getiren görevli bacaklarına cimdik attığında hissetmedi. Uzanırken dostu Crito’ya: –Asclepius’a bir horoz borcumuz var, ödemeyi unutmayın. Dedi. Zehir vücudunu iyice etkiledi. Sonra da hep yaşadı.

Yücel: Öldü denilebilir mi? Hayır. Ölüm dediğin nedir ki? Birinin bizim için yaşıyor oluşu nedir? Onun et ve yağdan oluşan, beden denen aracına dokunmak mı? Yoksa onu anlamak mı? Biz birilerini anladığımız için birileri var. Zihnimizde yani. Sokrates de yaşıyor. Ölümüyle daha da çoğaldı. Kaba kuvvete ve kötülüğe karşı duruşun hep yaşayan yaşlı keçisi. Tabi günah keçisi de.

Murat: Tüm bunları nasıl biliyorsun?

Yücel: (saçmalalıyor) Tek bildiğim bir şey bilmediğim. Ama olanları öğrencileri Platon, Xenophon ve oyun yazarı Aristophanes aracılığıyla biliyoruz.

Murat: Tarihi sırayla gidelim. Bundan sonra ne gelir? Sen söyle bir sürü şey yazmışsın.

Yücel: Aç işte tarihe göre istiyorsan Sene Sıfır’ı aç.

Murat: Tamam. Sene Sıfır, çok ilginç. Hiç merak etmemiştim.

Yücel: Zaten 0 senesi hiç gelmemiştir. İnsanın var olma aşkı tarihlere de vurmuştur. Tarih Milattan önce 1 ve milattan sonra 1 olarak devam eder. Aslında bu milat varsayımı birçok batı diretmesinden biridir. Bizi kendi gerçeğine çekmiş ve kendi tarihinde yaşatmıştır. Milat, yani doğum gününden kasıt İsa peygamberin doğumudur. Her ne kadar dünyanın bir kısmı ona inansa da, neredeyse hepsi onun doğum gününe göre yaşıyor. İsa’dan sonra, ya da İsa’yla aynı anda 1 yılındayız.

Köklü Byzantium şehri bölgeyi kontrol eden Odrisyan Krallığı’na bağlı. Odrisyanlılar, Trakyalılar adıyla da anılır. Trakya’yı, Doğu Avrupa’nın bir kısmını ve bugünkü Marmara Bölgesi’ni sahiplenmiş geçinip gidiyorlardı. Alanı bayağı genişti, çevresindeki topluluklar Roma’nın buna nasıl izin verdiğini düşünüyordu. Tabi gerçek farklıydı. Roma Trakya’ya müttefik ayağına bekçilik yaptırıyordu. Kahramanımız, Byzantiumlu süvari, bunu muhalif Yunanlılardan duymuştu. Cebinde iki metal para vardı. İkisinin de bir yüzünde Roma imparatoru Augustus, diğer yüzünde Odris kralı Rometalkes ve eşi bulunuyordu. Bu Roma imparatoru çok büyük bir adam olmalıydı. Dünyanın yarısı Romalı idi. Acaba nasıl bir yerdi? Cennetin orada bulunduğuna dair söylentiler vardı.

Byzantiumlu süvari yoldaydı. Germania’ya doğru gidiyorlardı. Odris Krallığı varlığını sürdürsün diye Roma adına savaşacaklardı. Roma’nın ışığını reddeden kuzeyli kabileler ayaklanmıştı. Bizim süvari Roma Ordusu’nu uzaktan gördü. Renkli elbiselerini Yunan şehirlerinde gördüğü oyuncu kostümlerine benzetti. Garip oyuncakları vardı. Savaş oyuncakları. Kuzeyli köylülerin üzerine ölüm yağdıran makineler. Askerin pek bir şey yapması gerekmiyordu. Trakya’dan gelen bir tabur askere Romalı komutan emir veriyordu. Romalı askerler Trakyalılara Spartaküsler diye diye dalga geçiyordu. Roma’ya isyan eden bu kölenin yaptığını yedi düvel duymuştu. Cesaretlerinden mi, yoksa bir an önce ölsünler diye mi bilinmez, Trakyalılar düşmana önden saldıracaktı.

Önce ateş atan arabalar başladı. Düşman ağaçlıklardan görünür görünmez ateş topları salındı. Sonra Trakyalı süvariler kanatlardan kuşatmaya çalıştı. İsyan hareketi olduğundan düşmanlar pek kalabalık değildiler. Arkadan Roma atlıları dolaşmış, önden de piyadeler yürüyüşe geçmişti. Dört taraftan kılıçtan geçirildiler. Sağ kalanları köle olarak satıldı. Germania’da sürekli isyan çıkıyordu. Bunu kalıcı Roma garnizonunda öğrendiler.

Romalıların arasına girmek yasaktı ama savaş sona erdiğinde Trakya kökenli olanlar birbiriyle kısa bir sohbet imkanı buldu. Zaten sonra da güneye, Dalmaçya kıyılarına bir isyanı bastırmaya daha gittiler. Trakyaca konuşabilen kalıcı askerlerler çok bakımlıydı. Yeni gelenlerle biraz dalga geçtiler ama iyi davranıyorlardı.

– Söylesene, Roma buralara benziyor mu? Anlatılan hikayeler doğru mu? Cennet Roma’da mı? Tanrıları tanıyor musunuz? dedi Byzantionlu süvari.

– Buralar cehennem dostum, Roma buralara göre cennet, cennet. Diye cevap verdi üniformalı.

Roma üniformalı adam sıcak su akan odalarda günaşırı yıkanan insanlardan bahsedince bunlar bizim orada da var diye düşündü. Birkaç orduyu alacak tiyatrolardan, yarış pistlerinden bahsedince bizde de var dedi. Buğday bedava, gladyatör dövüşleri de var deyince bizde de var dedi. Romalı cevap verdi: Ama bizimki daha süper. Roma’nın özgürlük ve adalet ortamını anlattı bu sefer. Süvari pek anlamadı bunları, ama onlar da öncekiler gibidir dedi. Romalı başladı, Aventine Tepesi, forum, kadınlar, liman, anlattı. Süvari bir ara kendine bazı sorular sordu. Bu sorular ne oluyor, bunca şey tamam da hepsi niye, hayatın anlamı ne? gibi sorulardı. Tüm bu olanlar 5 dakikaya sığdı. Sonra toplan borusu çaldı. Roma lejyonu ayrı gitti, Trakyalılar ayrı. Süvari hayatı boyunca bir daha hayatın anlamını düşünmedi. Kimseye de böyle sorulardan bahsetmedi.

Murat: (bilgisayara bakmaya devam ederek) Güzelmiş. Taştaki Türkler, Türkolojiye ilgin olduğunu biliyordum da bu kadar mı yani. Memlekete hayırlı olmaya karar verdin he, çok ortak noktamız var.

Yücel: Ortak tamam da, sen hiç yorum yapmıyorsun. Öyle okuyup geçiyoruz. Seninkiler öykü de bizimkiler bostan korkuluğu mu?

Murat: Abi peş peşe iyi gidiyor ya. Biriktirip yardırırız. Hem senin öyküler konuşmalık değil, okumalık.

Yücel: Ben bunları felsefeye katkı olsun diye yazıyorum. İnsanlara kendini gösteriyorum. Aynı zamanda kendimi de anlıyorum. Birbirimize bu yüzden benziyoruz. İkimiz de kendimizi görmeye çalışıyoruz. İnsan bütününün bir parçasıyız. Belki de aynı adamız. Biz aynı kişi olabiliriz. Hiç belli olmaz. Çölde serap görmek gibi, yanıltıcı gerçek. İnsan bedeni yanılgılarla doludur. Rüya ile gerçeği bile ayırt edemiyoruz. Ömür boyu hayali arkadaşlarıyla yaşayanlar var. İnsan duyularına nasıl güvenebilir ki? Belki de hiç yokuz.

Murat: Bugün var yarın yokuz zaten. Şu öyküye bir bakalım.

732 yılında orta Asya’nın ortasında bir kervan ilerliyordu. Son zamanlarda geçen kervanlara göre küçük ve ilginç bir gruptu. Hepsi gürbüz bozkır atlarının üstünde tırıs gidiyorlardı. Görenler elçi ya da kağanın adamlarıdır diyordu. Muhafızlarla çevrelenmiş adamlar dikkat çekiyordu. Uzun sakallı, renkli giyimliydiler. Buralı olmadıkları belliydi. Bir kere içine kapanık, sinik görünüyorlardı. Bozkırda talepkar olacaksın, yırtıcı görüneceksin. Kurt kanunu geçerli burada. Dişini göstermen gerekir. Bu adamlarda bu yoktu. Heybelerinde Köktürk alfabesi ve karşılıklarıyla ilgili evraklar taşıyorlardı. Biraz erzak ve bazı yontma araçları da vardı. Tabgaç, yani Çin imparatorunun bir jestiydi bu. Türkleri sakin ve zararsız tutabilmek için ne gerekirse yapardı.

Çinliler yazı yazmakta çok iyiydiler. Basit adamları bile yazmayı biliyordu. Savaşmayı bildikleri pek söylenemezdi. Zira Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tigin birkaç adamıyla büyük Çin birliklerini alt etmiş, Köktürk devletini kurmuşlardı. Ne yazık ki kahraman Kül Tigin vefat etmişti ve kağan, kardeşinin adına bir anıt dikmek istiyordu. Çinliler bunu bir fırsat bilerek, taş yontucu ustalar, heykeltıraşlar, ipek ve hediyeler yollayıp kağanı onurlandırmışlardı.

Büyük taşlara yazılar yazılacaktı. Köktürk sınırlarında okumayı bilen pek azdı. Göçebe bir hayat sürülüyor, hayatlarını sırtlarında taşıyorlardı. Kitap taşıyıp muhafaza edecek bir konumları yoktu. Hem ekonomik bir tarih, hem de okuyamasalar bile görüp hatırlayacakları bir abide yaratılacaktı. Orhun Nehri’nin eski yatağında yakınlardaki gölün az ötesinde bir taş dikilecekti. Tam Kül Tigin gibi bir yiğide layıktı. Bilge Kağan hemen iki yıl sonra kendisine de bir anıtlar kompleksi kurduracaktı. Çevresinde heykeller, balballar, çadırlar olacaktı. Bu fikir vezir Tonyukuk’un teşvikiyle Bilge’nin kafasına yatmıştı. Lakin bu ilk taşın yazıcıları nerede kalmıştı? Çin dediğin şurası, ama Türk atlısıyla tabi. Vezir Tonyukuk yolda başlarına bir şey mi geldi diye endişeleniyordu. Bozkır bin bir tehlikeyle dolu. Hemen Yollug’a yolda karşılamalarını söyledi. Bilge’nin yeğeni ve eski hakan Kapağan’ın küçük oğlu Yollug Tigin bir bölük askerle yola çıkarak yontuculara gidecekleri yere kadar eşlik etti. Yolda Köktürkçe bilen Çinlilerle konuştular.

– Biz de sizi kurda kuşa yem oldu sandık. İyi ki Türk atlılarla denk gelmediniz, yem olmaktan beter olurdu. Yanınızdaki savaşçılara dua edin.

– Merak etmeyin prens Yollug, bizim de elimiz armut toplamıyor.

– Armut mu? O ne? yine bir Çin hilesi mi. Atam Bilge sizin bu oyunlarınıza karşı beni uyardı. Siz ancak savaştan anlarsınız.

– Yalnız şimdi ağıt ve dinginleşme zamanıdır. Biz de kağanın emrindeki zanaatkarlarız.

– Tabgaç sınırındaki piyadeleri düşünüyorum da, daha bizi fark etmeden balbalı dikilirdi. Hey gidi günler. Atlı okçularımıza kimse karşı duramaz. Rüzgar gibi geçeriz.

– At ve ok bir araya gelince çok güçlü oldukları gerçek. Peki prensim, öldürüp malını almaktan başka ne yapabiliyorsunuz? Yağmadan başka ne bilirsiniz? Cüüretimi mazur görün.

O an prens düşündü. Ne yapabiliriz dedi. Ama çok kurcalamadı. Bozkır hayatı basittir. Böyle Çin entrikalarına gelmemek lazımdı. Zaten prensin ömrü yollarda geçmişti. Hiç eylemleri neden yapıyorum diye düşünmemişti. Ataları ona ne gösterdiyse öyle devam etti. Hiç sorgulamamıştı. Yaptıklarını yargılamamıştı. Bir keresinde bir Kırgız obasına saldırıp yanlışlıkla çocukları vurmuşlardı. O zamanı düşündü. Merhamet en felsefi uğraşıydı.

Yollug, on beş atlıya liderlik ediyordu. Kuzeye doğru epey yol yapmışlardı. Bir gece baskınıyla intikam alacaklardı. Kırgızlar savaşta olduğundan obada pek az asker vardı. Önce dışarıda bekleyen iki adamı okladılar. Fazla ses çıkınca millet uyandı. Adamlar oklarını alıp saldırmaya başladı. Yapacak bir şey yoktu. Hemen çadırların etrafında bir çember oluşturup ok yağdırmaya başladılar. Oklar sesleriyle geceyi geçiştiriyordu. At üzerinde, hareket halindeki atlı oklarını atıyor, yerdeki adam onu yalın ayak yakalayamıyordu. Bırakın yakalamayı daha fark edemeden birkaç ok birden yiyordu. Üzengi adlı muhteşem buluş sayesinde ellerini kullanmadan atı yönlendiren Yollug ve adamları, acemiliğe vurdular bu katliamı. Ama bozkırda olan şeylerdi bunlar. Teselli buldu. Hemen çadırlara girdi. Bir anne kucağında bebeğiyle ölmüştü. Normalde çocuklar öldürülmez. Bozkırın da kanunları var. Ama ok adres bilmiyor. Annenin karşısında bir samur kürk gördü. Bozkırda böyle şeyler altından değerlidir. Onu aldı, diğer askerler de ganimetleri aldılar. Yola çıkarken hata yaptığının farkında olan Yollug, acemiliğine vurdu her şeyi. Bozkırda oluyor böyle şeyler dedi. Sonra tüm bu vahşet yaşanmamış gibi kendi çadırlarına döndüler. Samur kürkü omzundan çıkarmıyordu. Ganimetlerden kumaş topunu eşine verdi. Birazını da kendi çocuğunun üstüne örttü. Bozkırda olan şeyler işte.

732 yılındaki Yollug farklıydı artık. Artık yaşamanın kurdu olup çıkmıştı. Edebiyat ve siyaset öğrenip devlet işlerine hemhal olmuştu. Amcası kağanla da iyi geçiniyordu. Hatta onun sonsuz taşlarını yazmasını istemişti. Hem de onun ağzından. Neyse ki taşların yanına gelindi. Üstünde durduğu kaplumbağa biçiminde kaideyle 4 metre boyunda, yukarı çıktıkça incelen, alttaki gövdesi bir metreye 30 cm eninde dört taraflı “Kül Tigin” taşı onları karşıladı. Hemen işe koyulup 20 günde bitirdiler. Yollug 20 gün boyunca amcası Bilge’nin ve zaman zaman kendisinin ağzından olayları anlattı. Çinliler de yazdılar.

“bunça bitig bitigime kül tigin atasa yollug tigin bitidim. yigirmi kün olurup bu taşga bu tamka okop yollug tigin bitidim.”

Murat: Peki felsefeyle alakasız değil mi bu?

Yücel: Her şey felsefeyle alakalıdır. Her şeyi sorgulayabilir, insanın perdesini kaldırabilirsin. Her şey felsefedir diyemem ama her şey felsefece incelenebilir.

Murat: Birbirimize benziyoruz. Aynı evde yaşamamızın sebebi de bu. Benzemesek beni tanımazdın.

Yücel: Her şey birbirine benzer. Nereden baktığın önemli.

Murat: Hepimiz kardeşiz diyorsun.

Yücel: Bir düşünsene bizi meydana getiren organlar, protein ve atomlar var. Onlar da bazı şeylerden meydana geliyor. Biz de aileleri ve insanlığı meydana getiriyoruz. Mesela Şempanzelerle %98 benziyoruz. Farelerle %96, tavuklarla %60. Etraftaki taş ve kayalarla da benziyoruz. En azından bizimle beraberler. Görebiliyoruz. Burada bulunma ortaklığımız var. Bir görüntüyü paylaşıyoruz.

Murat: Paylaşırsın.

Bu şekilde konuştular. Arada bazen sustular. Birbirlerinin konuşmasını istediler. Çünkü arada düşünüp konuşmak iyi oluyordu. İkisi de konuşmuyor, düşünüyor gibiydi. Düşüştüler. Zamanda son sürat ilerliyorlardı. Artık karanlık basmıştı bunları. Tasarruflu lamba yakıldı. Birisi saate bakmayı akıl etti. Saat kavramı tatile çıkmıştı, geri geldi. Saat akşam. Birden zamanı çar çur ettiklerinin farkına vardılar. Aslında hayatlarında hep özleyecekleri neşeli zamanlar yaşadıklarının farkındaydılar. Sadece, şimdi sıkılıyorlardı. Ne yapmak lazımdı? İkisi de bu Doğukan nerede kaldı diye düşündü. Sabah mesaj atmıştı geliyorum diye. Akşam oldu gelmedi. Onu sevmeyen Yücel bile sıkıntısı gitsin diye özledi. Aramadılar, sormadılar, nasıl olsa gelir, diye düşündüler. Bu çocuk bir yolunu bulup geliyordu. Hiç endişe etmediler. Allah’a emanetti, gelirdi şimdi.

Şimdi oldu bir saat. Sonra düz hesap ikiye tamamlandı. Bir-iki saat dediğin nedir ki öğrenci hayatında? Öğrenci İşlerinde geçen zamanlardı bunlar. Bu arada tekrar çalışmaya çalıştılar. Ama nafile. Sadece biraz özet çıkardılar. Yücel kendine sorular hazırlayıp sınav yaptı. Murat da çizelgeler hazırladı. Olayları öykülemeye çalıştı. Sokrates Platon’a bir şey bilmiyorsun demişti. Platon da hıncını Aristo’dan alıp git marketten idea al getir, demişti. İdea en iyisidir. Her şey onu taklit eder. Platon da Aristo’ya aldırmaya çalışmış ama o yememişti. Platon’a: yok ya dedi. “İnsan doğal olarak bilmek ister, neymiş bu idea?” “Anladım ki her şey aynı, her şey bir şey işte” deyip, hıncını Küçük İskender üzerine odaklamış, onu gaza verip bütün dünyadan intikam almıştı. Öyküleyince daha iyi akılda kalıyor.

Salondaki tasarruflu lamba tekrar yandı. Daha önce sönmüştü, yazılmadı. Her şey yazılmaz. İyice akşam olmuştu. Normalde gece yarısından önce uyumuyorlardı ama ders çalışma gerekliliği uyku getiriyordu. Yine buraya gelmelerinin sebebi ne olmalıydı ki? Acaba, sınavın çalışmakla ya da soruları yapmakla bir ilgisi yok muydu? Yumurta sınıra gelmişti, çalışmak gerekiyordu. Neden çalışmadılar? Daha iki gün gibi bir süre olmasına rağmen çalışmak gerektiği gibi bir mantıksal sonuca ulaşmışlardı. Ama her şey mantıkla ilerlemeyebiliyordu. Acaba dedi Murat, ezberliyoruz ama biliyor muyuz? Bilmek farklı bir şeydi. Çalışmaktan farklı şeyler mi yapmak gerekir? Yücel bir ara: şu beyaz giyimli adamlardan beri felsefede yeni bir şey yok demişti. Neyi çözmeye çalışıyordu felsefe? Neden sürekli kalıyorduk? Neden aynı şeyleri sürekli yaşıyorduk? Ne yapmak gerekiyordu? Sürelik aynı soruları sorup, hiç çözüm bulamamıştı. Belki de bir şey yapmamak gerekiyordu. Peki ne yapmamak gerekiyordu? Masanın üstündeki defteri alıp, isimlik yapıştırmasını sökmeye koyuldu. Bu sefer kaba kuvvete başvurdu. İçeriden parçaladı. Zaten en iyi yöntem buydu. Dışarıdan düzgün bir saldırıyla başarılı olunmazdı. Bu çok antika bir yöntemdi. Başarılı oldu ama bu neye yarar sağladı? Hatta bu zararı neden vermişti? Yıllardır orada duran bir yapışkandan boş yere ne istemişti? Anlamadı, sorunlarını geçiştirdi. Temizlik yapmakla övündü. Avundu. Bu en belirgin insan özelliklerinden biriydi.

İkisi o anki evrenin merkezi olan masanın iki yanına, yerdeki minderlere uzanmışlardı. Çay yapmışlardı. Murat bir ara çekirdek ve leblebi almıştı. Yiyecekler ambalajının üzerine açılarak yenmeye başlanmıştı. Hava soğuktu. Merkezi sistem bir saatten sonra kapanıyordu. Çocuklar üşüdü. Üzerlerine hırka aldılar. Soğuğu hissetti, apartmana küfrettiler, bu bir şey değiştirmedi. Çoğunluk uyuyordu. Çoğunluk uyurken ısınmanın kendince yollarını bulmak gerekti. Çoğunluk uyurken ne yapabilirlerdi?

Çoğunluk günlük hayattaki işleri için uyuyordu. Bu yaşamsal rüşvet kendi gerçekliğini oluşturmada çok önemliydi. İnsanı ve canlıları uyutan, onları diğerlerinden ayıran bilinç denen şeydi. Her şeyin olduğu gibi bilinçli hareketin de bedeli vardı. Gün içinde ve hayatta öğrenilenler, bilince böyle nüfuz ediyordu. Canlılar bir işe kalkıştı, işin maliyeti uyumak, çıktısı kendini oluşturmak. Canlılığın temeli uyumak, sonu ölmek. Farklı hissetmenin bedelleri var. Her gün ölmek ve nihayetinde hep ölmek. Garip bir antlaşma. Bu antlaşma sırasında kendini oyalamak için de nörolojik sinema icat edilmişti. Rüya denen bu uğraş insanı uykuda tutuyordu. Çok gerçekçi bir deneyimdi. Herkes denemeliydi.

İki arkadaş insanlığın ve canlılığın aykırı tarafıydı. Uyku saatleri pek karışıktı. . Sınavlar vardı ama sınava önceden çalışırsan büyüsü bozulur. Sınav gecesi çalışmak gerekir. Ama sabah çalışırım dememeli, bu acı bir tecrübedir. Koca apartmanın en alt katında, en soğuk yerde çoğunluğun kararına göre daha da üşüdüler. Bu koca apartmanda zar zor yer edinmişlerdi. Tutunmak da pek zordu ama yapacak bir şey yoktu. Zira bu koca şehirde öğrenci olabilmek için çok uğraşmışlardı. Rastgele bir okulda okumak için “başkasının isteklerini yapabilme” yetenekleri ölçülmüştü. Herkesin tek bir kıstasla değerlendirildiği bir sınavda “bildiklerini” değil, “başkasının söylediklerini” yapan, onların diktalarını en çok ezberleyen başarılı olmuştu. Neyse ki hayatın içinde bu epey çok bulunuyor ve çocuklar bunu da yapıyor.

Çoğunluk uyuyordu. Mevcut düzeni idame ettirebilmek için bu zamanda onların edindiği rol buydu. Herkesin üstlendiği bir iş vardır. Bunu yapmak için iç ses, içinden gelen, yüreğinin sesi denen mekanizmalar uydurulmuştur. Tüm hayatın insanlığa yüklediği, onun da insanlara bölüştürdüğü paylar böyle iletiliyordu. Bizim tayfa henüz uyumuyordu. Zaten bu saatlerde uyudukları en son zamanı hatırlamıyorlardı. Bu saatte uyusalar uykusuzluk çekerlerdi. Bayağı bir sohbet ettiler. İki ev arkadaşı bu kadar nasıl muhabbet ediyor diye düşünülürse, bu farklı bir arkadaşlıktı. İnsan nasıl kendi kendine konuşmaktan, düşünmekten bir an bile vazgeçmiyorsa, bu da vazgeçilmezdi.

Saatler geceye yaklaşmıştı. Yaklaşmıştı derken bizim için yaklaşmıştı. Diğerleri için farklı saatler var. Ne kadar yaklaşmıştı? Az mı, çok mu, biraz mı, hemen yanında mı, kıl payı mı, at başı mı? Gece yarısına birkaç saat vardı daha. Kapı çaldı. Murat hemen açtı. Gelen Doğukan’dı. –Selamaleyküm dedi. Ve aleykümselam dediler. Kapıyı açarken sohbet-muhabbet, iyi vakit geçirme ümit etti.

Murat: Üşüyoruz abi kaloriferler kapalı. Sen de üşümeyesin.

Doğukan: Ben üşümem.

Bir süre sonra ortamı gayet sıcak sanan Doğukan üşümeye başladı. – Ne yapıyorsunuz? dedi.

Murat: (Parmağını Yücel’e doğrultarak) Ne yapıyoruz? Yani bir sürü şey yapıyoruz hayatın içinde. Gülüyor eğleniyor, ağlıyor acı çekiyoruz. Doğup büyüyor, birçok işe çabalıyor sonra da ölüyoruz. Tüm bunlar niye?

Yücel: Ne yapıyorsan onu yapıyorsun. Hayat, hayat olması için işte.

Doğukan: Bismillah, bu ne şiddet bu celal? Hele bir soluklan yeğenim. Ne hayatı? Yine felsefe mi yapıyorsunuz siz? (der ve masanın üç yanındaki minderlere otururlar) Allah razı olsun dedi. (Çay vermişlerdi) Hayat ibadettir. Her şey belirlenmiştir. Kendinize eziyet etmeyin.

Murat: Demek istediğim, bunlar neden? Yani ibadet, tamam da, neden? Bir işi yaparken neden olduğunu bilmek isteriz değil mi? Aldığımız bir şeyin ne olduğunu biliriz. Hareketlerin amacı nedir biliriz. Hayatın amacı nedir? Ne oluyor?

Doğukan: Her şeyi biliyorsun da bu mu kaldı? İnsanın anlamayacağı şeyler vardır.

Yücel: (Ona dönerek) Ne mesela?

Doğukan: Allah’ı göremeyiz, gücümüz yetmez, ama hissederiz.

Yücel: Neden bazıları hissediyor, bazıları hissedemiyor?

Doğukan: (İmalı bakışlarla) Ona iman edenler bilir. Şeytanın vesveseleri insanın aklını çeler.

Yücel: (Karşılık verir) Ne yani biz Bizanslı mıyız?

Murat: (tartışmayı kapatarak) Arkadaşlar birbirimize harcayacağımız gücü aramaya harcayalım. Neden buradayız? Ne yapıyoruz?

Yücel: Ben ne yaptığını söyleyeyim. Çay içiyorsun. Şimdilik bu. Yani ne yaparsan o. Amacın da çay içerek mutlu olmak. Ya da öykü okuyoruz, öykü o anki anlamımız. (bilgisayarı alarak) Doğukan, biz de öykülerimizi okuyorduk.

Doğukan: (Mindere iyice kuruldu, yine felsefe var galiba ya, dedi) Ne öyküsü? Yazar kesildiniz başımıza. Gelir gelmez bu nedir mübarekler? Bir soluklanalım hele.

Yücel: Bak Bizans dedin de, orada Öğrenilmiş Cehalet adlı öyküyü oku. Doğukan da sever.

Murat: Okurum ama yine kavga etmek yok. Siz kavga edince şeyini çıkarıyorsunuz. Aslında aynı şeyleri savunuyorsunuz. Yöntemleriniz farklı.

Doğukan: Hakkın yolu birdir. Hak gelir, batıl yıkılır gider. Hikayelerinizden daha evvel işitmiş, pek lakayıt bulmuştum. Lakin dinlemekte fayda görüyorum. Zira bu fıkralardan mütevellit bazı hususlara parmak basıyor, misal verebiliyoruz. Mamafih neme lazım, bittabi ve tabi ben sizi seviyorum. Yaradılanı seviyorum, yaradandan ötürü.

Yücel: Öyküm batı skolastisizminin son dönemlerinde geçiyor. Henüz dinle felsefe iç içe, kurumsallaşma yeni yeni başlıyor. Papalık adına çalışan bir filozofu anlatıyor. Onun hayatının anlamı Papa ve felsefe. Belki bir şeyler anımsatır.

 

Kusa’ da doğmuştu. Almanya’ ya yakın. Adı Nikola’ydı. Kusalı Nikola diye bilinirdi. Şu an 1464 yılında, İtalya’da yaşlı bir adamdı. Ama geçmişte çok farklı yerlerde bulundu. İnsanlar onu filozof, hukukçu, astronom, politikacı, teolog olarak tanıdı. Kilise hukukunda doktora yapmış, çok iyi bir eğitimden geçmişti. Hayatı boyunca birçok olay yaşamıştı. Maceralı bir hayat sürmüştü. Tanrıyı aramış, onu hissetmişti. Şu an da onu hissediyor. Hep bahsettiği bir anısını, hatırladıkça tekrar yaşıyor. Tanrı ile olan anısını. Gemideki zamanlarını hatırlıyor.

Mevsim bahara dönmeye çalışıyordu. 1440 yılıydı, hava soğuktu. Nikola ve diğer papalık görevlileri Konstantinopol’den yola çıkmışlardı. Floransa’da toplanan ekümenik konsülden yolcular getirmişlerdi. Bu toplantıda Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi konuşulmuştu. Yunan heyeti Türklere karşı yardım alabilmek için papanın zorlamalarına boyun eğmişti. Araf, Efkaristiya, papalığın üstünlüğü gibi konularda Katoliklerin dedikleri kabul edilecekti. Her ne kadar Bizans’a dönüldüğünde bunlar işleme konmasa da, Türk ordusu surların dibinde cirit atıyorken papaya dayı demek gerekiyordu.

Söylentilere göre konsülün geçen sene toplandığı yerlerde veba varmış. Zaten hastalık nedeniyle yeri değiştirilmiş. Acaba bize de bulaşır mı dedi. Nikola ölmekten korkuyordu. Hayatını adadığı tanrı sevgisine güveniyordu. Ölüm onu tanrıya daha da çok yaklaştırdı. Yine bir gün tanrıyı düşünüyordu. Marmara’da sallana sallana ilerleyen geminin güvertesinde felsefesini gözden geçirip tanrıyı vurguluyordu. Bu sırada yaşadığı anı tüm hayatını etkiledi. Son anlarında da hep bunu düşündü.

Tanrı düşüncelerine kadar işlemişti. Mantık kullanıyor, tanrıyı öncüllerinden biri olarak görüyordu. Düşündü de düşündü. “ilahi aydınlanma” dediği bir ruh hali yaşadı. İnsanın sonsuzluk ve ilahiliği akılla kavrayamayışını düşündü. Bilimin sınırları yeniden çizilmeliydi. Cehalet ve bilimin sınırları karışıktı. Belirlenemezdi. Ancak nedensellik ve ilahi akıl birlikte olursa tanrıyı anlayabilirdik. Zıtların birliğine inandı. Öğrenilmiş Cehalet adındaki eserini de bu sentez fikrine adadı. Diğer eserlerinde de ilahilikten payını alan insan aklının tanrıyı bilebilmesinin imkanını yazdı. Bilim ve tanrı arayışının birlikte yürütülmesini savundu.

Papalık adına çalışıyordu. Piskoposluk yapmıştı. Katolik kilisesinin mesajlarını dünyaya iletiyordu. En çok da Doğu Roma-Bizans Devleti’ne iletmişti. Bu mesaj önemliydi, çünkü dinleseler devlet kurtulabilirdi. Gerçi tanrının işi gibi olan Türkler İtalya’ya bile çıkmışlardı. Çok büyük bir güç toplamışlardı, karşı çıkılamazdı. Papa bundan faydalanıp Bizans’ı kendine çekmiş, hiç de yardımcı olmamıştı. Ama bu tanrının isteğiydi galiba. Papa yanlış yapmaz. Zaten Bizans’ın ne mal olduğu torunlarının ünvanlarını satmasından belliydi. Son topraklar da kaybedilince Avrupa’daki hanedan ailesi “Konstantinopol hükümdarı” ünvanını Katolik soylulara satmıştı.

Konstantinopol’ü kaybetmeden 16 yıl önceki imparator John 8. Palaiologos’u hatırladı. Konsülde papanın koşullarını kabul etmişti. O eski ihtişamlı günleri düşlüyordu. Duruşundan anlamıştı. Hala, Roma imparatoruymuş gibiydi. Atina’daki Akademi ve felsefe okullarının kapatılışını düşündü. Bin yıl olmuştu ama bir etkisi olmalıydı. Gerçi o filozoflar da dinsizdiler. Tanrı olmadan felsefe olur mu? Neyse Bizans Devleti bu kadar zor çöktü, bin yılda. Zaten Bizans kelimesi de çöküş anlamında kullanılıyordu. 8. Palaiologos da çökmüştü, geçmişte yaşıyordu.

Antik Roma’nın adını aldıkları kadar uyum gücünü de almışlardı. Ama galiba yolda bırakmışlardı. Hala Ortodoksluk uğruna, biz ayaktayız demeye çalışıyorlardı. Halbuki ellerinde kalan birkaç kara parçasıydı. Gerçeği göremediler. İtiraf edemediler. Öğrendikleri bir şey varsa o da büyük Bizans’tı. 3 bin yıllık bir miras vardı. 3 bin yıl duran 3 daha durur, diye düşündüler. Kabullenmek zenginliğine hiç sahip olamadılar. Cahillik işte. Zaten cehalet görmezden gelmektir. Kendini avutmaktır. Yüzleşmeye cesareti olan herkese zeki denir. Bizans kaybettiği topraklardan kaçıp büyük mazisine sığınmıştı. Şanımız yürüsün diye hiçbir şeyden el çekmiyorlardı. Halbuki güzel papamızın davetine yanıt verseler, şurada rahat rahat yaşasalar ne olurdu? Neyse, tanrı papayı ve felsefeyi korusun.

 

Doğukan: Tamam iyi. Ama şu meseleye bir dönelim. Hayatın anlamı meselesine. Peygamber efendimiz S.A.V. şöyle buyurmuşlar: “insanoğlu uykudadır, uyanmayı bekler” Kur’an’ da her şeyin olduğu gibi bunun yanıtı verilmiştir. Allah’a ibadet hayatın amacıdır. Bunu ancak ibadet edenler anlar. İnsanın içi huzurla dolar. Görevini yerine getirme duygusu tadar insan. O zaman sonu gelmez düşünceleri bırakıp, iman ederiz. Anlattığını hikayeye bir Allah sevgisini anlatan şiir ile cevap vereyim: İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır. Okumaktan murat ne, Kişi Hak’kı bilmektir, Çün okudun bilmezsin, Ha bir kuru emektir. Okudum bildim deme, Çok taat kıldım deme, Eğer Hak bilmez isen, Abes yere yelmektir. Dört kitabın ma’nisi, Bellidir bir elifte, Sen elifi bilmezsin, Bu nice okumaktır. Yiğirmi dokuz hece, Okursun uçtan uca, Sen elif dersin hoca, Ma’nisi ne demektir. Yunus Emre der hoca, Gerekse bin var hacca, Hepisinden iyice, Bir gönüle girmektir.

Yücel: Dindar bir yaşam bana göre değil ya.

Doğukan: Her şeyin bir ilki vardır kardeşim. Bir adım at gerisi gelir. Bir düşün, inanmayarak eline ne geçiyor? Halbuki inançlı bir yaşam, Allah’ın rızasını getirir. Peygamber efendimiz Mekkeli müşriklere Allah’ın sözünü ilettiğinde dalga geçtiler. İnanmadılar. Onu dışladılar. Ama Allah’ın takdiriyle bugün her yerde İslam var.

Yücel: Bana mı söylüyorsun? Benim dinim insanlıktır. Ben insana inanırım.

Doğukan: Ama Yücel kardeşim, bir düşünsene, yumurtaya can veren nedir. Biraz düşünün Allah’ın takdirini kazanacaksınız. Hiçbir şey için geç değil.

Murat: Arkadaşlar konudan uzaklaşmayalım. Bir şey merak ediyorum.

Doğukan: Murat kardeş, sohbetlerimize gelirsen bu konulardan bahsediyoruz.

Yücel: Tamam abi, adamın sorusuna bakalım. Abi sen neyi merak ediyorsun Allah aşkına?

Doğukan: Celle celalühü, her şeye kadir olan.

Murat: Niye yaşıyoruz ya? Ne yapıyoruz? Ne yapmalıyız?

Yücel: Yani?

Murat: Yanisi bu işte, çaydanlık nedir? Şu şekildeki, içinde çay pişirilen şey. Çaydanlık ne yapmalı? Çay pişirmeli. Ben ne yapmalıyım? Sen ne yapmalısın? Hayatımı bunu düşünerek geçirdim. Hiçbir çözüm bulamadım. Binlerce yıldır bulunamamış. Ya da bulan söylememiş, söyleyememiş, daha ya da öyle bir şey yok.

Yücel: Sen boşluğa düşmüşsün bence, kendi anlamını arıyorsun. Hayat bi hayat yani. Bir şeyler yapıp gitme olayı. Seçeneklerimizle şekillenen, mutlu olmak için uğraştığımız bir yer.

Doğukan: Her şey Allah’ın kurduğu düzen içindedir. Her şey belirlenmiştir.

Murat: Belki de her şeyin başına dönmeliyiz. Nasıl olduğuna bakarsak ne olduğunu kavrayabiliriz. Evren yaklaşık 14 milyar yıl önce büyük patlama adı verilen bir patlama ile oluştu ve genişlemeye başladı.

Doğukan: Allah’ın izniyle

Murat: Bundan yaklaşık 10 milyar yıl sonra, uzak bir köşede bizim güneş ve bizim dünya oluştu. Ondan yaklaşık biraz milyar yıl sonra canlı hücreler oluştu. Yaklaşık çok milyon yıl sonra da insan ortaya çıktı. Merak etti, keşfetti, biriktirdi ve sorguladı. Ya da hiçbir şey yapmadı. Sadece akıntıya kendini bıraktı. İnsan nasıl ortaya çıktı? İnsan, insan olmak için ne yaptı?

Yücel: Bilime göre biraz milyar yıl önce ilk tek hücreli canlılar oluştu. Sonra tek hücreliden çok hücreli organizmalara bir serüven başladı. Denizden karaya çıkıldı. Sürünmekten bıkıp ağaçlara ve hatta göklere çıktık. Cinsiyet oluştu. Ağaca çıkanlar sıkılıp yere indi. Bir oyun oynamaya başladılar. Dil diye. Oyun çok sevildi. O gün bugündür oynuyoruz. Diğer tüm canlılar ne yapıyorsa biz de onu yapıyoruz ama daha gelişkin şekilde. Dil ile. Dili fark edin. Bir keşif yapmak kaynak itibariyle çok zordur. Yeni bir şey yoktur. Bir icada mevcut kelimeleri birleştirip bükerek isim veririz. Diğerlerincedir anlatımımız. Hayatımız dışında anlayamayacağımız şeyler vardır. Dışarıdan bakan birine hayvanlar gibiyiz. Ancak kendimiz için iletişiriz. Hayvanlar da bizim için öyle. Ama akrabalarımız maymunların işaret dili öğrendiğini biliyor muydunuz?

Doğukan: Evrimcisin yani. Tövbe Maymunculardan olduğunu bilmiyordum.

Yücel: (Sert çıkarak) Ben hiçbir şeyci değilim. İnanmak bana göre değil. Yalnızca gerçeği bilirim. Tanrıyla mesajlaşan dogmatik inançları sorgularım. Bana söylenene hemen kanmam.

Doğukan: Yanlış yapıyorsun Yücel kardeş, Ben senden büyüğüm, bir kere saygılı ol. Allah ne yazdıysa o olur. Çok telaşlanma, her şeyin bir hal yolu vardır.

Murat: Tamam be oğlum, kafamı bulandırmayın. Şu meseleyi iyice bir anlayalım. Anlaşılan ilk hikayedeki gibi. Atalarımız rahat yaşam istemiştir. Bunu yapıyoruz. Yani güzel bir yaşam sürmek istiyoruz. O zaman gelecek kuşakları rahat yaşatmak mı amacımız olmalı? Tabi önce yaşayacak yerimizi yok etmememiz gerekiyor.

Doğukan: Murat kardeşim, evvela Allah lafzı yok bu hikayede. Yaratmak oluşmak diyorsun Allah’tan bahsetmiyorsun. Allah ü tealanın Kur’an’da belirttiği gibi: Dünya yedi günde inşa edildi. Yedi gün dediysek Allah’ın yedi günü. Siz daha birbirinizi anlamazken Allah’ın sözünü de sizinki gibi sanmayın. Onun sözleri dil perdesinin ardındadır, bu yüzden tefsir var. Neyse, konumuza geçelim, ilk insan Adem topraktan Allah’ın kudretiyle yaratıldı. Sonra Havva anamız Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldı. Göklerin ve yerin yaratıcısı Allah’ın yapamayacağı şey yoktur. Yeryüzü yaratıldı ve insan üzerinde ibadet etmek üzere görevli kılındı. (Sinirlenerek) Ettiğiniz kelam “on” sa biri Allah değil. Tabi hayatın anlamını ararsınız. Kaybetmişsiniz belli ki. Bir düşünün hele, bütün bir hayatı bunları merak ederek çar çur eden biri mi olacaksınız yoksa önünüzde duran gerçeği görecek misiniz? Bir an önce Allah yoluna koyulmak gerek dostlar. Bir ömür geçecek ve hala soruyor olacaksınız. Neydi bu, neden yaşadık diye. 14 milyar yıl diyorsunuz, bunca zamandır sorulmayan bu sorular neden sorulmaya başladı? Neden Allah bu zamanlarda yolladı kelamını? Ancak kaybolan bir şeyi bulursunuz. O da gözünüz inkar perdesiyle örtülmediyse.

Yücel: Tamam be olum celallenme

Doğukan: (Eliyle dur işareti yaparak) Ne olduğunu soran sizsiniz bilen benim. Anlatayım da öğrenin. Bir kere dogmatik safsatasını bir kenara bırakalım. Biz her şeyi bize öğretildiği gibi yaşıyoruz. Dünyaya atalarımızca getiriliyoruz. Bize öğretileni uyguluyoruz. Allah’ın canımızı aldığı gün de ölüyoruz. Hangi aşamada sorgulayabiliyorsun? Dünyaya gelmeme şansın var mı? Her şey Allah’ın belirlediği biçimdedir. “Biz” dediğimiz ise bu esnadaki hoş bir seda. O yüzden hiç, ben ederim, ben yaparım havalarına girmeyin. Bu Allah’ın size verdiği bir imkandır. İmkan aksi yönde tatbik edildiğinden Allah elçileriyle müdahale etti vesselam. Bakın peygamber efendimize ilk başlarda dinsiz dediler. Taşladılar. Hor gördüler. O Allah’tan bir mesaj getirdi, anlamadı vurdular. Allah’ın elçisinin yalnızca imanı vardı. Bu iman sayesinde ve onun peygamberlik alameti olan güzel ahlakı neticesinde İslam galip oldu. İslam sancağı dünyanın dört köşesine gitti. Gelecek de gösterecek Avrupa’nın yarısı Müslüman olacak. Hristiyanlığın beşiği ezan sesleriyle inleyecek, inleyecek.

Yücel: Kılıçla yayılmış bir din, diğerlerinden ne farkı var?

Doğukan sinirlenir. “Bu günaha alet olamam” diye düşünür. Murat’ı eskiden beri tanıyordu ama bu Yücel belası nereden çıkmıştı? Tövbe tövbe. Ama Allah’ın resulünün sözünü iletmek Müslümanın göreviydi. Devam etti.

Doğukan: Kılıçla diyorsun ama gittiği yere huzur götürdü. Medeniyet götürdü. Bugün batı bilimi İslam devletlerinin temelleri üzerine yükselmiştir. Matematik, tıp, geometri İslam coğrafyasından yayıldı. Yıllarca savaşla inleyen yerler, hak dinin etkisiyle bir daha zulüm görmedi. İslamın huzur ortamı öyleydi ki, bugün oturduğunuz bu şehirlerden önce Avrupa’da vardı. 1402’de Timur orduları Anadolu’yu yıkarken Sırplar Osmanlı ordusunda savaşıyordu. Anadolu da birçok beylik koparken birçok balkan ulusu Osmanlı refahını tercih ediyor, bağlı kalıyordu. (Üzülerek) Eskiden Osmanlı toprağı olan yerler bugün yangın yeri. Ne zaman İslam askerleri birbirine düştü, askerimizi Allah nidalarıyla öldürdüler, o zaman bugünkü kaderleri belliydi. Nerede bir gözyaşı, bir feryat, Müslüman ara orada. Eski Osmanlı coğrafyası perişan. Çünkü dış mihraklar aramıza fitne soktu. Kardeşi kardeşe kırdırdılar. Hep İsrail’in işi bu. Amerika var arkasında.

Yücel: O yüzden mi Mekke’yi Amerikan uçakları koruyor. ABD Müslümanın rızkını alıp yerine birbirini öldürtmek için silah satıyor? Allah’ın evinde ne işler dönüyor? Allah görmüyor mu?

Doğukan: Ben de onu diyorum mübarek. Şimdilerde gavurun aldatmasına geldik. Sen de din düşmanı olma. Münafık yolundan gitme. Sağa yanaş, yavaş git, sağlam git.

Yücel: Bırakalım bunları şefim. Gerçekleri görelim.

Murat: Neymiş gerçekler? Bence Doğu’nun hakkı var. Bu kadar karşı olmamalısın. Dinlerin çoğu hiç kötü bir şey söylemiyor. İslam’ da yardımlaşma ve birlik esastır mesela. Gerçekten din uygulansa adaletsizlik kalmazdı. Önemli olan insanın bencilliğini yok etmek. Dinler de bunu yapmaya çalışıyor. Şeyinde boncuk bulanlar gibi tanrıya ve dine dayamak bir işe yaramıyor. Hem tanrı fikri nereden geldi? Yani bu, tüm dünyayı etkisi altına alan en büyük şey olmalı. İnsanlar en baştan beri bunu hissedip belirtmiş olamaz mı? Bence felsefe ve din benzer şeylerdir. İkisi de kötülüğe karşı tepkidir. Ama din kullanıldığı, felsefe ise karıştırıldığı için anlaşmaz görünüyorlar. Ya da ben malım.

Yücel: Tamam da, en azından diğer dinleri küçümseyen bir din, onları kötüleyen benden olamaz. Hepsi iyiliği öğütlüyor ama nedense biz daha iyiyiz kavgasına giriyorlar. Gerçeği görelim. Gerçek dediğimiz bir kabul olabilir. Gerçeğin tanımı da kabuldür. Benim söylemek istediğim bizim dışımızdaki gerçektir. Kendi gerçeğimizi belki görebiliriz. Bununla gurur duyabiliriz. Ama önemli olan insanın dışındaki gerçektir. Kendi gerçeğimizle sadece kendimizi kandırırız. Mesela sanal gerçekler. Bir filmi veya oyunu izlerken, oynarken onu yaşarız. Gerçek budur. Filme üzülür, onunla heyecanlanırız. “Neden gidip babasıyla konuşmuyor acaba” diye sorarız. O an alternatif bir gerçek üretmişizdir. Bilgisayar oyunundaki karakterimiz ölünce “öldüm ya” deriz. “seni nasıl avladım” deriz. Gerçek bu kadar kolay kırılabilir ama geri birleştirilebilir de. Film bittikten sonra hiç çaba etmeden dışarıdaki gerçeğe döneriz. İşte ben bu gerçeğin peşindeyim. Tüm bu olanlar bir tiyatro oyunuysa bir ara ya da bitiş beklerim. Çünkü Holywood gerçekliğinden hayata dönüş kadar hayattan da asıl gerçeğe dönüş olmalıdır.

Doğukan: Kendimizi çok büyük görmeyelim. Bu tür zarar verici fikirler insanın büyüklenmesindendir. Şirk koşmayalım, hakir görmeyelim. Allah’ın inayetiyle olan bu evrende biz birer fani bedeniz. Bileceklerimiz de Allah’ın takdiriyle mazbuttur. Bir düşünelim. Karanlık madde diye bir şey var. Uzay boşluğunda arz ediyor. Neden karanlık? Belki de biz göremediğimizden. Belki de bizim gereksiz kibrimizden. Belki de diğer hiçbir şeyden üstünlüğümüz olmadığındandır. Yani neden karanlık madde diye bir şey olsun ki? Karanlık bizim göremediğimizdir. Diğerleri canlılardan karanlıkta görenler var. Işıkla hiçbir ilgisi olmayanlar var. Bir koyunu otlatırken efendisi olduğumuzu sanıyoruz. Bazen bize aksi hareket ediyorlar. Bilmiyorlar. Hataya düşüp telef oluyorlar. Tanrı da bizim efendimizdir. Bazen hataya düşüyor, kendimiz kaybediyoruz. Af dileyip kulluğumuzu bilmeliyiz.

Yücel: Ben koyun değilim. Siz koyunsanız bilemem. Bir tanrı varsa da hepimiziz. Yukarıda bir amca olduğuna inananlar koyundur asıl.

Doğukan: Öyle dememek lazım. Şirk koşmamak lazım. Cehalet zor meseledir. Allah’ı bilelim, ona iman edelim. Bir düşünün ki, İslam olmasa halimiz nice olurdu? Ortalık günah ve sapkınlık dolardı. İyilik nedir bilemezdik. Bugün müminler diğerlerini öldürmüyorsa , hayatta barış varsa, bu Allah sevgisindendir. Camilerimiz olmasa insanlar günah yuvalarına gidecekti. Yol gösteren imamlarımız olmasa yol gösteren şehvet ve vahşilikti. Allah’ın elçisi bize ihtiyacımız olanı verdi. Gönüller nurla doldu.

Yücel: İnsanın ayakta kalması için din gerekiyorsa yazık bu insanlığa. Din dışında kendimizi kontrol edemiyorsak yazık. Biz baştan mahvolmuşuz demektir. Bence din gelip geçicidir.

Doğukan: Her şey gelip geçicidir. Hiçbir şey kalmaz bu dünyaya. Allah’ın elçisi bile zamanı gelince miraca çıktı. Her şey Allah’ın kontrolündedir. Aksini iddia etmek hata olur Bakınız. Mekke’ye Müslümanları almayan zihniyet yok oldu. Bugün Mekke İslamın kıblesidir. Kerbela’da Hüseyin’i şehit edenler de hakkını gördü, İslam Devleti’ne saldıran haçlılar da, Müslümana zulüm yapan herkes de hakkını gördü. Abdülhamit Hicaz Demiryolu’nu yapıp sevap kazandı. Bu sayede kaç yıl hüküm sürdü. Allah’a dua eden herkes karşılığını aldı. Dua etmeyenlerse sadece kazanamadıkları şeyler için dahi pişman olacaklar. Her şeyin vakti gelecek her şeyin. Siz şimdi soruyorsunuz ki, neden yaşıyoruz? Bilmiyorsunuz. İşte biz biliyoruz. Biz Allah’ın rızası için yaşıyoruz. Dinsizlerin yaşaması da ilginçtir. Madem hayatının amacı yok neden yaşıyorsun mübarek, dinsizlerin ölmesi gerekir. Bir işle iştigal ediyorsun ama onun ne olduğunu bilmiyorsun ya da sürekli şikayetçisin. Bırak o zaman. Ne işin var hayatta. Değil mi yani, düpedüz cehalettir bu. İslam herkesin güneşidir. Dindar bir yaşam vakti gelince herkesin imdadına yetişir. Geç olmadan gerçekleri görelim.

Murat konuşmaya yeltenir.

Doğukan: (Eliyle durdurarak) Şu sözümü söyleyip gideceğim.

Murat: Otursaydın ya, ne güzel muhabbet ediyorduk.

Doğukan: Gideyim geç oldu. Bu saatte çoktan uyuyordum ben. Sizin de uykunuz geldi. Hem hasta ziyareti kısa olur. (gülerek) şaka şaka, canınız sıkılmış eğlence arıyorsunuz. Bir düşünün hele, bu felsefe, filozoflar nereden çıktı? Batıdan. Batının oyunu bunlar. Amerika var arkasında. Aslında tüm sorunların kaynağı batı. Sömürgecilik, savaş, kötülük üretiyorlar. Ülkelerim istiklalini ihlal ediyorlar. Sonra da her yere özgürlük ve demokrasi dağıtıyorlar. Bizde böyle şeyler var mıydı? Batı kendisi dünyanın içine etti, sonra da kılıf bulmaya uğraşıyor. Ama yemezler. Biz bu memleketi yedirtmeyiz. Oyuna gelmeyeceğiz. Arkadaşlar ben kaçayım yavaştan. Zaten size bir göz atmak için gelmiştim.

Zaman gece yarısına yaklaştı. Doğukan ayağa kalktı. İkisiyle de tokalaştı. –Allaha ısmarladık. Dedi. Dış kapıdan çıktı, zemine doğru merdivenleri tırmandı. Çıkarken cehennemi düşündü. Cehennem de böyle yerin altında olacaktı. İnsan cehennemini dünyada hazırlıyor dedi. Acaba yaptığımız her şeyin karşılığı bu dünyada dahi var mıydı? Çok soru sormazdı. Soruları sevmezdi. Sorunlara harcayacağım zamanda zikir çeker dua ederim derdi. Namaz kılmayı severdi. Lakin hızlı olanı makbuldü. Allah tembel adamı sevmez dedi. Metroya para vermedi. Muhafazakar belediye başkanı iki adımlık metroya on ekmek parası istiyordu. Yarım saat yürür dört günlük ekmeğimi alırım dedi. Yürüdü. Yürümeyi severdi. Karanlıkta görünmez oldu. Biraz önce var olan, şimdi yoktu.

http:www.dmy.info adresinde yayımlanan Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı adlı e kitabın 3. bölümüdür. 4. bölüm için: http://www.dmy.info/hayatin-anlami-4/ dmy.info/hayatin-anlami

Yorum Yapın