Hayatın Anlamı Kitap Hayatın Ben Tarafı- Bölüm 4

 

Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı Doğuhan Murat Yücel Kitap

Hayatın Anlamı Kitap Kapağı

http://www.dmy.info adresinde yayımlanan Hayatın AnlamıHayatın Ben Tarafı adlı e kitabın 4. bölümüdür. 1. bölüm için http://www.dmy.info/hayatin-anlami/    Çeşitli formatlarda indirebilirsiniz.

 

 

4: En Felsefe

Murat: (Salona geri dönerler, içeride gezerek) Şöyle düşün: Belli bir kredimiz var. Zamanda eşit kullanabilir ya da bir anda bütün zevkini çıkartıp tüketebiliriz. Ama kalanında sefalet çekeriz. Kader de var. Ne olacağı şimdiki hareketlerimize göre öngörülebilir ve her an yeniden çizilir. Belli bir iş gibi. O iş yapılacak ama herkes kendi tarzında yapar. Kişilik budur işte. Yaşanacak ama ne şekilde? Yol belli, ölçülü gitmek için yeterliliklere sahibiz. Ama hedefi unutup yolun keyfini çıkarıyoruz. Her şeyin bir maliyeti var. Geçmişte uygarlığın doğduğu yerler bugün en acı dolu olanlar. Ölçülü olmayıp gelecekten çalanlar şimdi sefalet çekiyor. İnsanlık da kredisini alelacele harcamaya başladı. Biz bu kredileri kazanmak için binlerce yıl uğraştık. Koca bir sistem kurduk. Farkına vardık. Daha da ileri gittik. Şimdi felsefe yapanlar koca bir insanlığa daha da yaşama imkanı veriyorlar. Farkına vararak, sorgulayarak kendini erkenden öldüren bu yol sevdasını dindirmeye çalışıyorlar. İnsanlığın uğrunda binlerce farklı şekle girip, yüzbinlerce boş inanca mahkum olarak verdiği bedelin üzerine yükselen bir insan var şimdi.

Yücel: Peki intihar nedir? İnsanlar neden intihar ediyor o zaman?

Murat: Sence insanlık bunca uyarıya, tehlikeye, felakete ve geçmiş olaylara rağmen neden dünyayı yok ediyor? İnsanın insana yaptığını kimse başka bir şeye yapmadı. Neden nükleer bombalarımız var? Neden ölüyoruz, bilmemize rağmen doğanın ve doğallığın canına okuyoruz? Belli ki kendi gerekenimizi veriyoruz. Ceza anlamında değil, gereken anlamında diyorum.

Yücel: Belli ki her şey olacağına varır felsefesi güdüyorsun. Kötü kendine kötü, sevdim bunu.

Murat: Dokunmazsan, olacağına varır. Biz tekmeliyoruz. Tabi bunun da maliyeti oluyor. Şu an geri dönülmez bir girdabın içindeyiz. Milyarlarca yılda oluşan dünyayı her yerde ve her an tüketiyoruz. Ama hala her şey olacağına varır. Yok oluş gerçek, sadece ona doğru koşmaya başladık.

Masanın üzerinde duran bilgisayarı alır. Bu sırada bilgisayarın var oluşunu düşünür. “-Bilgisayar neden var? Bilgisayar olmak için. Galiba üstün bir varlık onu ürettiği için… Bize hizmet ediyor.” Oyunları severdi. Hayatı anlamsız bulduğunda oyunlara sarılırdı. İnanılmaz bularak oyunun içinde düşünürdü. Felsefesini yapardı. Hayatımın yarısı oyun oynamakla geçti, diye düşündü. Hayatın en az yarısı boş olmalıydı. Bunu düşünerek mutlu oldu, çünkü başkalarına göre önemli bir adam olmak yolunda değildi. Kendi halinde bir öğrenciydi. Çoğu gününü planlamazdı. Okurdu. Yine okudu.

 

Düşünmekten içerideydi, fakat bu düşünme bir garip düşünmeydi. Herkes akşam ne yapacağını düşünüyordu, babasına ne diyeceğini, komutana ne diyeceğini, sevdiği kıza nasıl açılacağını, hatta ölümü bile. Filozof bir şeyi değil, düşünmeyi düşünmekteydi. İçerideydi, mahpustu, fakat şikâyetçi değildi.

Düşünmenin düşünmesi mahpusluğun sebebiydi. Düşünmenin suç olduğu bir yerde, filozof haliyle iki kere suçlu sayıldı. Ömür boyu hapse mahkûmdu, şikâyetçi değildi. Bu yolu o seçmişti. Diğerleri yoldaki işaretleri okurken o, işaretleri oraya koyanlardandı. Aslında herkes gibi yola yol için çıktığını sanmıştı. Hâlbuki yol ona gideceği yeri hatırlattı. Hayat ölümle anlam kazandı. Herkes yolu sevdi, yolun uğrunda onlarca yıl uzandığı son duraktansa nefret etti. Filozof bunu gördü. Hiç kimsenin yapmadığını yapabilirdi artık. Ölümü istedi yaşam uğruna. Böylece başkalarının içindeki korku sevgi haline geldi onda. Ölümü sevince insan hiçbir şeyden korkmaz olur yaşam denen yolculukta. Düşünmekten bile…

İçerisi izbe karanlıktır. Kimse giremez ya da herkes oradadır. Bakmak ve görmek meselesidir. Kimi görmek istersen oradadır. Aslında görmek de oradadır, o da görmeyi bilirsen. Bazen de kimse olmaz, kendin bile. İşte o an hiç ve hep aynı şeydir esasında. Özgürlük yolunda mahpusluk gibidir. Bir yere tıkılıp kalmak değildir de, o yerde bile özgür olmaktır mesele. İçindekileri saymak gerekirse mahpus damının: Kendin, gardiyanlar, diğer mahkumlar, askerler, duvarlar, eşyalar, bir parça gün ışığı, kuşlar, böcekler, bakteriler, mikroplar, yalnızlık, kalabalık ve baş ağrısı ve falan filan.

Bunların ne önemi var? Adam içeride işte. Dışarısını da saymaya gerek yoktur. Çünkü dediğimiz gibi konumuz filozofun mahpusluğu. Zaten kendisinin pek taktığı yok dışarısını falan. İçerisi ona yetiyor, hatta bazen fazla geldiğini düşünüyor. Hiç kullanmadığı kısımlar var mesela: hiç umurunda değil. O bir şeyler keşfedebilmenin, hem de bunu kendi düşüncelerinin içinde, kimseye ihtiyaç duymadan yapabilmenin inanılmazlığı ve şaşkınlığı ile her gün, hiç durmadan diyardan diyara sürükleniyor. Hayal gücü diyor, kafasında kurduğu dünyalar ona yetiyor. Aklına farklı farklı düşünceleri getirip görmenin inanılmazlığını yaşıyor. Hayatı oynatan tanrıları düşünüyor, dağların tepesinde ölümden korkuyor, aşkı düşünüyor-saf aşkı- hani sadece ona olmak istersin öyle aşk, hayatin anlamını aklına getiriyor. Neyse diyor, ben şu yazımı bitireyim.

Sonra bir ses çağırıyor filozofu. Filozof! Filozof! – Ne var! dedi. – Gel şu kavanozu aç! Diyor ses. Odadan çıkıp oraya yöneliyor. Yolda bin bir türlü hayaller… Hayat kavanoz mu diyor. Benziyor, ne içinden çıkabiliyorsun, ne de dışından giren var. Belki dışarıdan gelen var, ama kavanozda bunu anlamıyorsun. Sıkışıp kalmışsın ve odadaki açık bilgisayarında bıraktığın yüzlerce harfi düşünüyorsun. Kaydettim ama bir şey olur mu? Daha önce oldu çünkü, tanrı felsefe yapmamı istemiyor. Zaten insanlığa iyilikten maraz çıkar. Bir de dosyayı hep yedekleyeceksin. Günümüzde bilgisayarlar birçok virüs ve yazılım dolu. Temkinli olmak lazım.

 

Yücel: Günümüz filozofunu anlattım. Artık felsefe pek revaçta değil. Bilim eskiden bir doğa felsefesiyken, şimdilerde felsefe öldü diye ortalarda dolaşan tellallar var… Bilim, babası felsefenin aksine para odaklı bir etkinlik olmayı seçti. Neden böyle oldu acaba? Belki de felsefe intihar etti… İntihar ne garip şey. Hayat boyu yaşamaya uğraş, sonra ölmeye çalış. Şu an intihar etsem, bana ne derdin? Yaşamaya ikna eder miydin?

Murat: Etmezdim. Çünkü sen de etmezdin Çünkü bu tür varsayımlardır bizi hayatın anlamı bunalımına sürükleyen. Hayal dünyamızda kurduğumuz şeylere dikkat etmeliyiz. İnsan düşündüklerinden etkilenir. İster istemez onun güdümüne girer. İnsan hayalleriyle var eder. Gerçeği önceki hayalidir. Ona göre yaşarız. Kişiliğin gizlenmesi bu yüzden zordur.

Yücel: Ne yani ölelim mi?

Murat: Öl ya da ölme. İntihar da bir gerçeklik olabilir. Ben sadece kontrolün bizde olmadığını sanıyorum. Bir bebekle oynadığını, onun ulaşmaya çalıştığı bir feneri düşünelim. Anlamını bilmez merak eder. Biz vermesek ulaşamaz belki. Ulaşsa bile anlamaz. Çünkü öncesi henüz buna müsait değildir. İnsan bilgisinin imkanı sınırlıdır. İnsana yol açan üstünün de oyunu bize karmaşık gelir. “Hayat” gibi bir oyunda bebeğin eğlenmesi gibi kendimize çalıştığımızı sanırız. Esasında bize yol açan insanlığa, doğaya ve fizik kurallarına riayet ederiz. Kişilik aradaki bir rüyadır.

Yücel: Neyse, benim “gelecekte yazarlık” yarışmasına gönderdiğim hikayeyi okuyup uyuyalım. Seninkilerle birlikteydi.

Murat: (Kağıtları karıştırarak bulur) Tamam buldum. Uykum geldi, okuyamayacağım.

Yücel: Ben okurum. En azından gayret ederim. Seninkini okuduk. Bana ayıp olur şimdi.

Felsefi dilin kabulü üzerinden çok geçmemişti. Sonunda mantık üzerine temellenmiş yapay bir dil üretmiştik. Yapay zekaya can veren de buydu. Her ifade kesin ve ayrıştırılabilir olarak karşıdakine ulaşıyordu. Herkesin aynı tümceyi kesinlikle kullanabildiği ama her tümcenin özgün olduğu farklı bir dünyaydı bu. En sonunda fark etmiştik ki: bizi insan yapan daha net ve ayrıştırılabilir bir iletişim sistemiydi. Makinelerin böyle olmasını istiyorsak felsefi dil gerekliydi.

Dünya Devleti’nin kuzeydeki serin köşelerinden birindeydik. Küresel ısınmayı durdurmak için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Önceki insanlar plansızca tüketmiş olabilirdi, biz böyle olmayacaktık. Öncekiler öldürmeye kararlıydı, biz yaşatmaya kararlıyız. Bu yolda en çok robotlarımız yardımcı oluyor. Bazen bizden iyi düşünüyorlar. En basit şeyleri görememiştik. Onlar söyledi bize, geleceğin değişmeyeceğini. Bugünü değiştirmemiz gerektiğini. Yok oluşu gösterdiler. Biz de değiştik. İnsan yapısı bir şey insanlara yol gösteriyor. Kim umabilirdi bunu?

Ben yazar olarak biliniyorum. Ne yazar ama. Yazı kalmadı artık her şey elektronik. Ellerimizi çok az kullanıyoruz. Yine de yazmayı öğreniyoruz. Biraz çirkin yazıyoruz ama yazmayı biliyoruz. Biraz kilo aldık. Artık misafirliğe gitmek falan yok. Bir arama yapıyorsun herkes yan yana oturuyor. Enişteyi kahvede aramak yok artık, Hazreti Google’a yaz gelsin. O değil de, çocuklarımı çok az görüyorum, sürekli alternatif gerçeklikteler. Gözleriniz bozulacak diyorum dinletemiyorum. Bazen ben de girip ne yapıyorlar diye bakıyorum. Oradaki dünya aynen bizim eski dünya. Karakterler saçma sapan hallerde, mantık bağları yok, vahşilik diz boyu. Neyse ki oyun. Gerçekçi olanı tabi.

Ben filozof yazar gibi bir şeyim. Tabi bizim felsefi dilimizde sözcüğün binlerce farklı türevi olabiliyor. O çok karışık girmeyelim. Sadece yazar ile filozof arası bir sözcüğe tekabül ediyorum. İnsanlara eskileri yazıyorum. Site devletleri kurulmadan önceki anarşi ortamını, uygarlık adıyla yapılan vahşilikleri, insanların körü körüne dünyayı yok etmelerini anlatıyorum. Anlatıyorum ki ders alınsın ve eski uygarlıklar, Amerika ve Avrupa gibi, halkı ve insanlığı uyutanların sonuna benzemeyelim. Geleceği belirlemek için geçmişi öğreniyoruz. Eskiden birbirini öldüren, hasta eden, engelleyen insan toplulukları vardı. İnsanlar hiç soru sormadan başlarındaki birkaç kaçık kötü kişiye uyup birbirlerine saldırıyor ve sonra da biz uygarız diyorlardı.

Büyük birlikler zamanında insanlar devletlere o kadar kör bir ilişkiyle bağlıymış ki: gerçekten de hükümetler dünyaya barış götürüyor sanıyorlarmış. İnanabiliyor musunuz? Dünyada milyarlarca kişi açlık ve susuzluktan ölürken bazı bir eli yağda bir eli balda insanlar, dünyaya barış götürmek için savaşıyorlar. İşin garibi hükümetin başındaki kötücül kimseler ve yaltakçılarından çok halklar buna inanırmış. Hiç kimse de demiyor ki, bizim kendi komşumuzun açlıktan nefesi kokuyor, ülkemizde 10 kişiden birisi suçlu ve her gün birileri öldürülüyor. Biz niye dışarıya barış götürüyoruz?

Benim yazarlık maceram bunları anlatmakla geçiyor işte. Yazmak dediysem, ben söylüyorum robot yazıyor. Geçen bir robot kitap bile çıkarttı. Felsefi dilde olduğundan tam söyleyemem. Adı: P>Y, b<>g,Yarim P Öncülü ise Ben Nere Gidem? gibi bir şey. Robotlar iyi oldu. Biz filozoflar dünya denetimini ele geçirmesek olmazdı. Filozofların iktidarında neler neler yaptık! Küresel ısınmayı durduran biziz.

Murat: Yanılmıyorsam gelecekte ütopik bir yaşam düşlüyorsun. Mutlu insanlar, hizmet eden robotlar ve saire. Bunlar hayallerinde kalmaya devam edecek. Geleceğe gidip mutluluk görmek istiyorsan, bu sadece diğerlerini sömüren ve bilip-bilmeyerek kendi mutlu şehirlerinde yaşayan insanlar olacaktır. Aynen bugün pek çok batı ülkesinde olduğu gibi.

Murat: Robot, köle demektir biliyorsun değil mi?

Yücel: Evet, ne olmuş?

Murat: İnsanın akıllanacağı falan yok, bunlar martaval. İnsan hastadır. Tedavi edilmedikçe de aynen devam edecektir. Hastalığının neye sebep olduğunu biliyoruz: sömürü, ama tedavisi nedir bilmiyoruz. Tedavisini de doğa verecek, çünkü doğada hiçbir şey karşılıksız değildir. Doğanın adaleti vardır.

Yücel: Bir zamanlar herkesin birkaç kralın kölesi olduğunu unutuyorsun. İnsanlık değişebilir.

Murat: Umarım değişir, ama pek umudum yok.

Yücel: Senin düşüncene göre hayat daha çok, kozmik bir sallayışa benzemiyor. Yani buraya atıldık ve ne yapacağımız merak ediliyor. Belki gerçekten de önemli değiliz çünkü önem ve önemsizlik insanca kavramlar. Sadece sonuca bakılacak. Arada felsefe yapmışız, sorgulamışız, boş işler. Salgın hastalıklar, savaşlar, radyasyon bizi yok ettiğinde, bir hata, bir deneme olarak kalacağız. Çünkü ancak bir hatanın var oluşu ve yok oluşu bu kadar önemsiz olabilir. Ancak bir yere sürüklenenler bu kadar tepkisiz ve kapılırcasına yaşayabilir. Halkların farklı hareketlerine ve insanlığın zulmüne bakar mısın? Uçuruma giden sürüler var. Bir de yemek olmayı bekleyenler. İşin kötüsü, bir de özgür olduklarını sanıyorlar. Anlamıyorum. sonuç olarak hayatın anlamı nedir? İnsan ister istemez soruyor.

Murat: Bu en büyük soru, gözümüzün önündeki bir evren, büyüklüğünden göremiyoruz. Hemen önümüzde, çok basit aslında. Zaten hayatın en basit cevabına sahip olmadıkça bir anlamı olmazdı büyük sorunun. Hayat nedir: hayattır. Hayatın anlamı doğru bir sorudur. Hayatın anlamı kendi cevabını oluşturur. Hayatın anlamı nedir hayatın anlamıdır. Bunu hayatını birçok farklı şeye adamış varlıklarda görürüz. Herkes kendi dünyasını oluşturmaya çalışır. Bu dünyalar da kendi içinde farklı dünyalar barındırır. Biz, buna kafayı takanlar daha çok, hayatın anlamını kaybetmişe benziyoruz. Anlamsız gelmesi ondan. Anlamsız olması, neden hayatı sevdiğimizi açıklanamaz. Anlamsız geliyor ama neden yaşadık ve yaşamak istiyoruz? (düşünür) Galiba biz hatalıyız. Ama bu hata müthiş bir deneyim. Büyük hatayı görmeye neden olan bir hata. Böyle hataya can kurban. Wittgenstein’ın da dediği gibi, cevap basit insanda. Her şey çok basit. Sadece bu kadar basit olmasına ihtimal vermiyoruz.

Yücel: Ne yani basit adamlar mı olalım?

Murat: Hayır, herkes basit olmalı. Biz bunun farkına vardık çünkü insanlık bizden bu aşağılamayı yok etmemizi istiyor. Farkında olanlar harekete geçmeli. Yanlışa karşı harekete geçmeli. Düzeltmesek de haksızlığı desteklememeli. Farkında olup ses etmeyenlere hayat zindandır. İşin kötüsü hiç çıkmak istemezler. Halbuki kimsenin bir yere gittiği yok. Bizim parçalarımız bizi insan serüveninde oynatmış. Biz de oyuna hevesle çıkıp yanlış oynuyoruz. Diğerleri de etkileniyor tabi. Bir de diğerlerini oynatmadığımız için alkış bekliyoruz.

Yücel: Bu kadar kontrolsüz mü diyorsun?

Murat: Kontrol var ama bir aktör kadar. Aslında tüm kontrol onda ama kaidelere uymak zorunda.

Yücel: Bence bir oyun olabilir ama bizim eğlendiğimiz bir oyun değil. Ancak tanrılar birer oyuncu ve biz de onların karakteri olsaydık düzenin saçmalığına anlam bulunurdu. Rastgele ölümler buna bağlanabilirdi. Adalet o zaman sağlanırdı. Çünkü biliyoruz ki biz de oyunlarda eşit değiliz, dünyadaki yaşantımıza göre şekilleniyor oyunlarımız. Karakterlerimiz doğup büyüyor, biz bırakınca ölüyorlar.

Murat: Neden olmasın? Aslında belki hayat hakkında bu kadar konuşmak boş. Hobi saatini değerlendirmek yerine hobi konusunda kavga çıkarmak gibi. Bir düşünsene, hayat zaten ne olabilir ki? İnsan ömrünün 1/3 ünü uyuyarak geçiriyor. Kalan yarısını beklemek, yolculuk, hastalık gibi şeylere kalan ömrünün de çoğunu çoğumuza boş gelecek işlere ayırıyor. Herkesin herkese boş gelecek alışkanlıkları vardır. İşin aslı dolu bir iş nedir tanımı yapılamamıştır. Herkes için geçerli şeyler tüm canlıların yapmakta olduğu şeylerdir. Peki her şeyin her an yaptığı şey nedir?

Yücel: Güzel soru, ne olabilir? Yaşamak… Kendin olmak?

Murat: Öylesine bir şey. Oluyor işte. (esneyerek) Ne bileyim. Beni uyku bastı. Seni de bastı mı?

Yücel: Bastı.

Murat: Uyuyalım o zaman. İyi geceler.

Yücel: İyi geceler.

Her gece olduğu gibi, uykuları gelince yatağa gittiler. Murat yatağına dönerken düşündü: Bizim anlayamadığımız bir şeyler döndüğü kesindi. Bir şeye katlanıyoruz ve katlanmamayı bile seçemiyoruz. Doğru dürüst ölemiyoruz dedi. İnsanın, edebiyatın, felsefenin kanısına bakarsak hayat saçmalaşır. Başkasının dilini anlamaya çalışınca hayat bayağı oluyor. Belki kendimden yola çıkmalıyım. Bana göre hayat normal akışında. Diğerlerini hesaba katmazsam kendim hayatı sıradan bir uğraş olarak yaşıyorum. Ölmek istemeyi istemiyorum. Ama ölüm gelse hiçbir şey demem. Neyse bunlar başkalarının sorunları. Herkesin ayrı bir dünyası vardır. Benim de var ve ben benimkinden memnunum. Buna katlanabiliyorum. Sadece dışarıdakileri düşünüyorum. Onca haksızlık, onca zulüm. İşleri bunlar karıştırıyor. Belki de düşünmemeliyim. Her koyun kendi bacağından asılabilir. Şu an uyumak istiyorum. Ölmek konusunda seçim yapmıyorum.

Gün çok normal bitti. Uykuları geldi uyudular. Uyumaları gerekiyordu. Aslında bu saatte uyumayanlar vardı. Ama ne yapacaklardı ki bu saatte? Zaten sıkıntıdan saçmalamış, sürekli tartışmışlardı. Murat, bu Yücel de çok sallıyor dedi. Doğukan ne yaptı acaba dedi. Sonra, acaba hiç insan olmasa mıydık dedi. Belki de diğerleri gibi doğada kalmalıydık. “Ne büyük bir hata” dedi. Bu aptal varsayımlar düzeninde ancak aptallar başarılı olurdu. Acaba kendimi mi kandırıyorum dedi. Ama biraz haklı buldu kendini. Futbolcular milyonlar alıyor, magazinler milyarlık şarkıcıları gösteriyorsa haklıyım biraz dedi. Bir insan milyonlarcasının servetine nasıl sahip olabilirdi? Kaç kişilik iş yapmıştı? Ne saçma bir hayat bu dedi. Düzeltmeli miydi? Şimdi uyuyayım da yarın düzeltirim dedi.

Yatağa uzandı. Gözlerini kapatır kapatmaz düşünceler, resimler saldırdı. Gözler açıkken gelen uyku şimdi yoktu. Gözlerini kapattı. Hayat nedir diye sordu. Sonra ortaya karışık bir düşünceler yumağı oluştu. Ne desek boş, hayat boş gibisinden çıkarımlarda bulundu. Boş olsa da neden merak ediyorum ve ciddi ciddi düşünüyorum. Hayatın enayisi ben miyim? dedi. Bu kadar hayatın anlamını düşünme ile çok şey kaybetmiş olabilirim dedi. Pişman oldu. Ama bunu yapmasa ne yapacaktı ki? Bir düşündü, bir şey bulamadı. Ben yine bunu yaparım dedi. Hayatın anlamsız olduğunu bilsem, evren niye var, evrenin ötesinde ne var diye düşürüm dedi. Sahiden evren niye vardı? Evren diye bir şey neden olsun ki? Bir saçmalık daha sezdi. Sonra gözünü açtı, uykusu geldi. Kapattı yine gitti.

Bir eşitlik olduğunu kestiriyordu. Değişkenleri kavrayamıyordu. Matematiği iyi değildi. Ama ÖSS’de “yerine koyma” metoduyla 10 net yapmıştı. Bir de geometri sorusu yapmıştı. Güzel gelen şekli seçmişti. Fen sorularına ilk defa bakmış ve iki soru da oradan yapmıştı. İyi bir sınav çıkarmıştı. Bunu düşündü. Sonra okulda en yüksek puanı yaptığını düşünerek, oluşan havasını hesaplamaya başladı. Bir süre böyle geçti. Sonra şu hayatın anlamını bir çözeyim hele dedi. Gözleri kapalıydı. Hayal dünyasından, sanal matematik tahtasını getirdi. “Hayatın anlamını = O“ olsun dedi. ”Hayatların anlamı= A” “Benim Hayatımın Anlamı=E “O= (E1+A—) O C A C E a,b,c €A A €O gibi denklemler kurdu ama hemen unuttu. Matematiği pek iyi değildi. Kümeler konusunu seviyordu. Daire çizmek hep hoşuna gitmişti. Hepimiz bir kümeyiz diye içinden geçirdi.

Sonra ölsem ne kaybederim? Uyuyunca ne kaybederiz? Diye sordu. Başkalarıyla konuşunca diline gelmeyen şeyler kendi başınayken geliyordu. En önemli buluşlarından biri hayatın anlamsızlığıydı. Hep,” bunca yıldır bir bulan olmamış, belli ki söyleyecek bir şey yok, ya da korkuyoruz”. dedi. Hayatın bir yük olduğunu düşündü. Bu kadar adam yıllardır uğraşıp bulamıyorsa ölüm aslolandır ve bulanlar aramızda yer almaz diye düşündü. Belki ölüm filozofça bir işti.

Sonra insanların saçmalığına vardı. Neydi bu? Binalar, arabalar, tüketim çılgınlığı… Geleceği tüketiyoruz farkında değiliz. Kızıl derilileri düşündü. Onlar dünyayı çocuklarından miras almıştı. Her şeyin yaşam hakkına inanırlardı. Sonra hepsi öldürüldü. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ordusu ve devleti kuruldu. Kahrolsun Amerikan emperyalizmi dedi. Ne olacak bu dünyanın hali ya, neyse uyuyayım sabah düşünürüm dedi. Her şeyi sildi, siyah bir görüntü getirdi. Şimdi de nefes egzersizi yapacaktı. Nıııh! Diye çekti derin bir hava. İçinde tuttu yirmi saniye. Sonra tısss! Diye vermeye başladı. Yavaş yavaş verdi. Beyninde bir karıncalanma hissetti. Tam o sırada bu egzersizleri öğreten koro şefi aklına geldi. Sanat müziği korosunda bulunmuştu. Solo okuduğu parçayı düşündü. Neyse, dedi herkes hata yapar. Hata yoktu, tecrübe vardı. Şarkı güzeldi ama. Şimdi hatırlayamasa da güzel bir şarkıydı. O zamanlar sevmişti.

Sonra uyumuş. Nasıl uyudu, ne zaman uyudu bilinmez. Son hatırladığı şey nefes egzersizleriydi. Uyku ile uyanıklık arasını hatırlayamadı. Nasıl bir geçişti bu? Uyumak isteyince neden uyuyamıyoruz ki, ya da neden uyuyoruz falan.

–- Sahne kararır. –-

http:www.dmy.info adresinde yayımlanan Hayatın Anlamı Hayatın Ben Tarafı adlı e kitabın 4. bölümüdür. 1. bölüm için: http://www.dmy.info/hayatin-anlami/ dmy.info/hayatin-anlami

3 Yorum

  1. Alper Yarımbaş 10 Mart 2014
  2. Sezgin 14 Şubat 2017
    • Doğuhan Murat Yücel 15 Şubat 2017

Yorum Yapın