Mukallit Türkiye
Değişim isteyip değişmek istemeyen halkımız dış koşulların değişmesiyle değişmeye mecbur kalıyor. Kendisinin yaptığını sandığı tüm ekonomik, siyasi, kültürel değişiklikler dünyadaki büyük değişim rüzgarlarının Türkiye’deki küçük esintileri. Biz yaptık denen her şey, kurulan şirketler de dahil; dünyadaki ana gelişmenin bir şubesi. Dolandırıcılar, siyasetçiler, kelimeler, eğlenceler hep gövdemizden, gezegenden geliyor. Ama biz kendimiz yaptık sanıyoruz. Bu bilinçsizlik bir bedel ödeneceği anlamına geliyor. Aslında kim olduğumuzu, neler olduğunu fark edince yaşanacak kuruntu kaybı, rüyadan uyanma sancılı olacaktır.
Milliyetçilik, dincilik, laiklik, gelenekler, bayramlar, düğünler, cenazeler, toplumsal roller, komşuluk ilişkileri, edebiyat, müzik hep dünyadan Türkiye’ye dikey inecektir. Muhafazakarlık buna çare bulamaz çünkü onu da batıdan aldık. Önceki yazımızda savundugumuz sivil milliyetçilik ise politik sınırların getirdiği, mevzuatın bizi zorladığı bir siyasi ajanda olarak her ülkede tatbik edildiği gibi edilecektir. Hatta çoğu ülkede sağ merkez hükümetler devam edecektir, sol olduklarını söyleseler bile.
Bedel
Bu değişim ortamında Türkiye’nin yaşayacağı sıkıntı bunu kabullenememek ve kendi kuruntusunda yaşamanın verdiği rahatlığı zamanla kaybettiği için acı çekmektir. Dünyanın parçası olduğunu, normal olduğunu, sıradan gelişmeleri abarttığını kabullenemeyen bir ergen gibi zamanla düzelir. Ancak biliyoruz ki bireyler gibi ülkeler de bazen örüntünün dışına çıkabilir. Bazen nevroz düzeyine ulaşabilir, hatta kendisine zarar verebilir. Denge kurma yolunu sevmeyen ülkeler de böyle olurlar.
Türkiye yüzyıllardır model alma ve taklit yöntemleri ile batıyı yakalamaya çalışıyor. Üstelik modelleri eski ve taklitleri de başarısız. Ya modellerini güncelleyip taklitlerini daha iyi yapması gerekecek ya da kendisi olup dünyanın gittiği yönde Özgün ve doğru bir iş yapacak. Onun için daha önce söylediğimiz gibi dürüst olmak ve olaylara tarafsız bakabilmek gibi basit ama kimsenin yapmadığı davranışlar gerekir. Çoğumuz biliyoruz ki Türkiye’de dürüst olmak başımızı belaya soktuğu için basit yoldan ilerleyemiyoruz. O halde zor ve politik yoldan nasıl gideceğiz?
Asıl biz nereye gidiyor?
Dünyanın gittiği yön neresidir? Ne yapıyor gezegen? Geleceği görmek imkansızsa da bireylerin ve ailelerin yakın geleceklerini görmeleri gibi yaklaşık bir projeksiyon yapabiliriz. Politik sınırların ve mevzuatın getirdiği sivil milliyetçilik zorunluluğu dışında tercihen politik ajandamızda bir de hümanizm bulundurmak zorunda olduğumuz aşikardır.
tarihte öteden beri kült liderler, hanedanlar, dinler, milliyetler,ideolojiler politik söylemin temelini oluşturmuştu. Çağımızda bunlar çalışmamaya başladı. Her ülkede ufak farklı denemeler olsa da hepsinde ortak olan bir girişim mevcut. Tarihte sürekli karşımıza çıkan hümanizm yeni bir görünümle tekrar beliriyor. Küreselleşen medya ve iletişim ile birlikte karşısına birçok düşman yerleşen insanlığımız asıl kimliğimiz olmak üzere.
öteden beri doğa, zaman, toplum gibi düşmanlara karşı insanlık kimliği öne çıkmıştı. Son yüzyılda teknoloji insanlığı hiç olmadığı kadar üst kimlik haline getirdi. Şimdi yapay zekanın ve makineleşmenin getirdiği gereksizlik hissi ile insanlık hiç olmadığı kadar türe özgü özelliklerini vurguluyor. Makinelere karşı bir cephe açıldığında insanlık esas birliğimiz olabilir.
Türkiye böyle bir geleceğe hazırlanabilir. ABD özgürlüğü, Çin işçi sınıfını,Avrupa aydınlanmayı parsellemişken gelecekteki insanlığı şimdiden üstlenebilir. Ne var ki bunun için kuruntularından kurtulup bazı itiraflarda bulunmak gerekir. Ne yazık ki başarılı taklitlerimiz arasında itiraf yer almıyor. Bu da bizi liderler tarafından çocuk alıştırır gibi yapılan reformlarla baş başa bırakıyor.