Avrupa’nın Gelişmesi

Kimse geri kalmaz, bazıları yeni arayışlara girişir. Bazıları farklı arayışlara mecbur kalır. İlerlemek, gelişmek ve tüm ihtiyaçlar yoksunluktan kaynaklanır. Bir ışık aramak için ilerleriz, bir zorluğu yenmek için gelişiriz, ihtiyacımız varsa harekete geçeriz. Medeniyet ve gelişme bir lüks değildir. Tüm gelişmelere mecbur kalınmıştır. Batı Avrupa ve onun yaşam tarzını kabul eden modern küresel dünya bunun en çarpıcı örneğidir.

Yüzlerce kültür var, ancak Batı Avrupa galip gelmiştir. Yeryüzünün küçük bir kısmı olan Batı Avrupa dünyayı ele geçirmiştir. Öncelikle söyleyelim, diğer medeniyetlerin ve kültürlerin geri kalmasından söz edemeyiz. Çünkü ufak bir azınlık tüm dünyayı mağlup etmiştir. Çoğunluğun geri kalmasındansa azınlığın yeni bir oyun ürettiği, gelişmeye farklı bir bakış açısı kazandırdığı söylenmelidir. İşte bu kazanım, işgal ve galibiyet neredeyse kendiliğinden olmuştur. Belli koşullarda beklenen sonuçları gösteren bir deney gibi uygun değişkenlerin bir araya gelmesiyle batının yeni oyunu dünyaya yayılmıştır.

Millet, köken veya inanç değil; koşullar tartışılmalıdır. Hiçbir şeyin veya kimsenin üstün ya da şanslı olması için bir sebep yok. Farklı koşulların farklı kazanımlar getirdiği düşünülmelidir. Daha önceki yazılarımızda herkesin hayata yönelik bir inancı olduğunu söylemiştik. Hayatı terk etmek zor değildir, bir adalet varsayımımız mevcut olduğundan zor koşullarda yaşayabiliyoruz. Batının veya herhangi bir üstünün de en fazla bir rolden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Gelişme ve bu medeniyetin gelişmesi koşulların getirdiği mecburi hareketlerden, yani rollerden ibarettir.

Avrupa'nın gelişmesiBatının üstünlüğü daha önce defalarca açıklanmış, bilim ve keşif temel unsurlar olarak belirtilmiştir. Asıl açıklanması gereken ise bilime ve keşfe yönelten unsurlardır. Daha önce mecbur kalmadan bir şey yapmadığımızı söylemiştik. En büyük mecburiyeti insanın kendine ve mümkünse diğer insanlarla yarattığını söylemiştik. Batının gelişme mecburiyeti insanın en büyük itici gücü olan kendisinden geliyor. Rekabet kelimesiyle özetleyebileceğimiz insanlar arası kıyasıya mücadele Avrupa’nın gelişmesindeki asıl sır gibi görünüyor.

İnsan kendisi ile mücadele içindedir. Dağlara veya taşlara değil de diğer insanlara kendini kanıtlamak için her şeyi yapar. En büyük acıları ve sevinçleri kendi türüyle yaşar. Nerede bir gelişme varsa orada insanın mücadelesi, kendisiyle rekabeti vardır. Hareketten söz ediliyorsa zaten belli bir referans noktası vardır. Üstünlük ise rekabetin zorlayıcı olmasından gelir. Avrupa’nın sırrı parçalanmış yapısındadır. Bin yıl önce zayıflık olarak görülen bu durum rekabeti artırmış ve batının kendi yarışını oluşturmasına vesile olmuştur.

Doğuda Osmanlı, Safevi, Babür gibi Türk hanedanlar ile merkezileşmiş ve gücü elde tutan devasa imparatorluklar kurulmuştur. Daha doğuda Ming ve sonrasında King Çin’i de benzer yapıdadır. Bu imaparatorlukların yarışı kısıtlıdır. Her biri Avrupa’nın tamamından misliyle büyük olan mutlakiyetçi yönetimler rekabeti yok etmiştir. Halbuki dünyanın geri kalanında birkaç devlet mevcutken Avrupa’da yüze yakın devlet ve bunların de özerk yerel yönetimleri mevcuttur.

Avrupa’da kitleler sıkışmış, çaresiz kalmış, tehlike hissetmiş ve gelişmek zorunda kalmıştır. Güç tek elde toplanamayınca kişisel gelişim yok edilememiştirs. Mesela Osmanlı’da padişah çevresinde olan aydınlanma Avrupa’da yüzlerce kolda birden gerçekleşmiştir. Avrupa’daki rekabet ortamında dogmatizm ve mutlakiyet sorgulanmış iktidardan başka kapitaller doğabilmiştir. Toplumsallık yerine bireysellik mecburen gelmiş ve bu da modern dünyanın mimarı olan kapitalist endüstrinin temeli olmuştur.

Avrupa’nın gelişmesi kendi içindeki acıların sonucudur. İmkansızlıklar yüzünden keşfetmiş, mecburiyetten bireysel haklara önem vermiştir. Bilmek zorunda kalmıştır. Gelişmesindeki sır çektiği sıkıntılarda gizlidir. Kendi içindeki mücadeleler sonucu oyunun kurallarını değiştirecek güce ulaşmıştır. İyiliği, gelişmişliği ve medeniyeti erdem olsun diye değildir, mecbur kalmıştır.

Hayatı gelişmişlik, geri kalmışlık, üstünlük, bayağılık olarak değil de rol olarak düşünürsek her şey anlam kazanır. Baş rol havalıdır, ama oynaması meşakkatlidir. Çoğu insan kadar zahmete katlanmaz ve yan rollerde yer alır. Bazısı için sahne arkasında çalışmak yeterlidir. Kimi de hiç yorulmaz, izleyicidir. Sahnede olsa da olmasa da insan mecburen hareket eder. Nerede yer alırsa alsın koşullarının ürünüdür. Gelişmiş olmak ister, ancak koşullar onu başka role sürükler. İlginçtir ki herkes rolünden memnundur, kimse çıkmaz oyundan.

Köşede sıkışan batılılar diğerlerinin oyununu oynayamadılar. Yeni bir oyun bulmak zorunda kaldılar. Bu oyunda her birey daha çok keyif almalıydı ki bu sıkışıklık anlam kazansın. Başkaları bu oyunu görünce imrendi. Tüm dünya kendi oyunlarını bırakmak pahasına bu oyunu oynamak istedi. Batılılar sıkıntılarının meyvesini oyun kurucu olarak aldılar. Diğer oyuncular kendini bu oyunda geliştirememişti, çünkü yepyeni bir dünya ve bambaşka kurallar içeriyordu.

Yorum Yapın